Return to site

1920 Meclisi ve 1920-1930 arasında Ankara

Akın Atauz

Giriş

Yüzyıl sonra ilk meclis binasının bulunduğu yere, bugün Ulus Meydanı ya da Zafer Anıtının bulunduğu meydana bakıyoruz. Kent nasıl bir 100 yıl geçirmiş?

Tam 23 Nisan günü, 1920’de Ankara’nın havası neydi, nasıl bir yerdi ve nasıl bir kentti, burada yaşayanların, geçmiş ve gelecekle ilgili nasıl bir tahayyülleri vardı ve 100 yıl sonra, kent, kentliler ve kentlilerin tahayyülleri, nereden-nereye geldi?

Ne oldu bu 100 yılda ve bu 100 yılın böyle olmasının başlangıcı olarak birinci meclis, meclis fikriyle birlikte yeni gelen insanlar, Ankara’yı nasıl dönüştürdü?

Ankara seçilmeseydi ilk meclisin açılması için, Ankara yine de bugün olduğu gibi bir kent olur muydu, ya da nasıl bir kent olurdu?

Bu soruların yanıtlarının çoğu, çok büyük ölçüde, varsayımlara dayalı ya da görüşler, yorumlar, öznel düşünceler veya bilimsel olarak geçerliği olabileceği iddia edilmeyecek yanıtlar olabilir.

Yine de bu tür soruların yanıtları üzerinde, bilinebilir olanları dikkate alarak ve bilinenlere dayanarak kurulabilecek hipotezlere dayanarak, belki bazı önermelerde fazlasıyla öznel yorumların sınırlarını zorladığımızı düşündürecek biçimde, meclisin, Ankara için nasıl bir anlam taşıdığı ve gelişmelerin/dönüşümlerin ve başkalaşmaların odağına yerleştiği hakkında, bir tartışma yürütebiliriz?

Bununla birlikte, yukarıdaki sorular ve benzerleri üzerinde tartışabilmek için sadece 1920-1930 arasındaki on yılık (ama Ankara için en kritik ve en önemli on yıl olduğu söylenebilir) dönem alınacak ve tartışma bu dönem için yapılacaktır.

Ankara, başkent olarak seçilmiş bir yer mi?

Hatta önem kazanmaya aday bir kent olarak seçildi mi?

Yazının konusu, “meclisin taşınmasıyla kentte neler oldu/ kente ne oldu ve kent bundan nasıl etkilendi?”, “bu etkilenmeler kenti nasıl değiştirdi ve başkalaştırmaya başladı?” türü soruların yanıtlanmasına çalışmak olacak.

Bu soruyu yanıtlayabilmek için 1920’de Meclis Ankara’ya taşınmasından önce, kent ne durumdaydı, konusuna eğilmek gerekiyor. Ancak kentin durumunu anlamak için, kenti içinde bulunduğu daha büyük coğrafya ve toplumsal koşullar bakımından da konumlandırmamız, ülkenin içinde bulunduğu büyük burgaca ve genel durum ve koşullara da belirleyici olduğu kadar, eğilmek gerekecek. Bunun da ötesinde, dünyada Birinci Dünya Savaş’ından sonra meydana gelmiş değişimler ve dünya sistemindeki gelişmelerin temel belirleyicileri, Ankara’yı da dolaylı olarak etkilemektedir ve yakın geleceğinde de çok radikal bir biçimde etkiyecektir.

Dolayısıyla soruna üç düzeyde birden eğilmek gerekecektir: Dünyanın değişiminin genel doğrultuları ve nitelikleri, ülkedeki politik-ekonomik ve toplumsal burgaç ve kentin (aslında o sırada, kent yaşamının nitelikleri bakımından, tam olarak bir kasabaya dönüşmüş olsa da, Ankara’yı kent olarak kabul etmek gerekir) meclisin Ankara’da açılması sırasında, içinde bulunduğu moment ve bu momentin gelişmesi ve açılmasıyla ortaya çıkan yeni durumun ve boyutların, kenti dönüştürmesi, ya da dönüşüme zorlaması…

Birinci Dünya Savaşı öncesi dünya, bilimin ve insanlığın, uygarlığın ve sanatın büyük bir gelişme ve ivme içinde olduğu bir aşamadayken, tam “güzel çağ”/“belle epoch”un iyimser beklentiler yarattığı bir dönemeçteyken, acımasız ve çok şiddetli, kitlesel savaşlar dizisi içine girmiş ve savaş sonuçları da, bunca yıkım ve insan kıyımına rağmen, birçok belirsizlik ve dengesizlikten başka bir şey getirmemişti.

Savaş sonrasının/ savaş sonrasında kentlerin, bütünsel bir betimini yapmanın olanaksızlığını dikkate alarak, sadece iki kavram üzerinde durulacaktır: Kentleri etkileyen teknolojilerin büyük bir hızla gelişmesi (belki sadece, enerji olarak elektriğin kullanımını ve otomobilleri anımsamak bile yeterlidir) ve modern kavramının, sadece sanat ve kültürle ilgili bir terim olarak değil, düşünme ve yapma biçimlerinin bütününü, çok güçlü bir biçimde etkileyen ve sarsan, gelenekseli ve klasik olanı yıkarak, her şeyi -ve kent mekanlarını ve kentsel yaşamı- alt-üst eden gücü…

Dünyada ve dünya kentlerinde modernleşme ve teknolojik gelişmeler

Ankara bakımından, bu baş döndürücü bir teknolojik gelişme ve dünyanın (özellikle batı dünyasının) birçok kentini, o zamana kadar içinde bulundukları gelişmeden farklı yaşamlar ortaya çıkartacak biçimde dönüştüren modernleşme, kuşkusuz, 1900’lü yılların ilk başında, kısmen etkileyici, ama belirleyici değildir.

Bununla birlikte 1890’lı yıllarda, demiryolu batıdan Ankara’ya ulaşmış, Ankara’da bir istasyon oluşmuş, telgraf kullanılmaya başlanmış ve kentsel altyapı teknolojileri (özellikle Vali Abidin Paşa döneminde) atılım sayılabilecek bir hızla geliştirilmiştir.

Devlet yönetimindeki modernleşmenin, taşraya yansıyan kadarı ile bürokratik (sivil ve askeri) reform, eğitim sisteminin biraz toparlanmaya başlaması (Ankara İdadisi), ilk bankalar, kredi sistemleri ve çiftçi örgütlenmesi, özellikle iktidardaki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) “modernleşme” konusundaki çok ihtiraslı ve sabırsız programlarının, Ankara’ya yansımaya başlaması, ilk örnekler olarak düşünülebilir. Türk milliyetçiliğinin gelişmeye başlaması ve özellikle genç kuşakların hızla dönüştürülmesi için, eğitim programına eklenen milliyetçi militarist gençlik örgütlenmeleri ve sporun, hem modernin, hem de milliyetçi militer örgütlenmenin bir parçası olarak Ankara’yla tanışması vb. gibi gelişmeler, artık Ankara’nın uzun “geleneksel” kent yaşamını sarsmaktadır.

Emperyalist çağın doruğu, kaybedilmiş savaş ve yenilmiş olanları ezen barış anlaşması

Osmanlı İmparatorluğu, iki Balkan Savaşı ve arkasından gelen Birinci Dünya Savaşı nedeniyle, yorgun ve yoksullaşmıştır. Gelişmiş olmayan askeri donanımıyla savaşmış ve kaybetmiştir. Zaten dünyadaki ekonomik ve teknolojik gelişmelerin dışında kaldığı için, en azından bir yüzyıldır, yoksullaşmakta ve kaybetmektedir. Bu olumsuz gidişi önlemek için, İmparatorluğun 19. yüzyılın başından beri geliştirmeye çalıştığı modernleşme programı, aksayarak ve düşük hızda ilerlemekte, sanayileşmeyle birlikte gelişmediği için de ekonomik olarak güçlü ve istikrarlı bir kalkınma sağlayamamaktadır. Belki Osmanlı’nın, 19. yüzyıl boyunca, her bakımdan, gelenek ve modern arasında sürekli olarak karşılaşmalar-çatışmalar, belirsizlikler ve gelişmelerin (modernin) götüreceği yer bakımından kuşkuların egemenliğinden dolayı, hiçbir yere gitmeyen bir dansı tekrarladığı söylenebilir?

Ancak ülke, 1920’lere geldiğinde, bütün kaynaklarını savaşta harcamış ve ekonomik bakımdan çok yoksullaşmıştır. Üretim teknolojilerini, bazı büyük kentlerindeki sınırlı sanayi kapasiteleri dışında, geliştirememiştir. Tarımda da genel olarak, neolitikten beri aynı teknolojiyle üretim yapmaktadır. Politik ve askeri olarak bozguna uğramıştır. Osmanlı İmparatorluğunun, diğer imparatorluklar gibi, üzerinde geliştiği çok etnili ve çok kültürlü yapı, 19. yüzyılın sonlarında, İmparatorluğun bütün milletlerinde gelişen milliyetçiliklerle çökmüş ve Türk milliyetçiliği de İTC döneminde, savaş sırasında, çok zalim bir soykırımla, bu toplumsal yapıyı bütünüyle yok etmiştir.

Aslında soykırım, tarımda-sanayide ve hizmetlerde, göreli olarak ileri teknolojileri kullanarak üretim yapan Hristiyan Osmanlı yurttaşlarını yok ettiği için, ekonomik olarak, ülkenin kalan bölümü de, büyük bir yokluk ve yoksulluk içine düşmüştür. Üretim ve ticaret ağları bütünüyle yok olmamışsa da, giderek daralmış ve yerelleşmiştir. Buna karşılık ülkesel ölçekte, dağılmamış ve göreli olarak en örgütlü kalan tek kapasite, askeri ve sivil bürokrasidir. Ordunun alt düzeyleri dağıtılmış olsa da, savaş deneyimi de kazanmış olan üst düzeyler, örgütlülüğünü korumakta ve geliştirmektedir.

Ulus Meydanı (1920'lerin sonları-'30'lar)

Kaynak: @AnkaraApartmanları

Ankara (kasabası ya da kenti)

Ankara’daki büyük ve köktenci dönüşümün 1920’li yılları, çeşitli dönemler halinde ele alınacaktır. Büyük bir gelişmeye doğru dönüşümler, Meclis’in 1920’de Ankara’da açılmasıyla, gerçekleşmeye başlamıştır, denilebilir. Ancak bütün dönüşümlerin, 23 Nisan günü başladığı söylenemez. Gerçi bu metin sadece 20’li yıllarla ilgili olacaktır, ama 1920 öncesi, Ankara’da meclisin açılmasına doğru, çeşitli aşamalarda gerçekleşmiş diğer değişimler de, dikkate alınmalıdır.

Ancak böyle bakıldığında, Ankara’nın bu müthiş dönüşümün nedeni, sadece dış faktöre (ya da faktörler) bağlı, ya da şans/bir olasılığın gerçekleşmesiymiş gibi düşünülebilir. Belki bu büyük ölçüde doğrudur, ancak bundan ibaret değildir. Ankara’nın sahip olduğu bu büyük gelişimde, olasılıkların ve Ankara’nın özelliklerin bütünüyle dışındaki dışsal ögelerin, büyük bir payı bulunabilir. Bununla birlikte, Ankara’nın bu şansı yakalayabilmek için eylemli çabasının ve bu olasılığın elde edilmesiyle ortaya çıkan durumun avantajlarını kullanmadaki becerisinin de, payı vardır.

Dış faktörleri değerlendirebilmek için, koşullara ve nesnel duruma bakmak gerekecektir.

Nesnel coğrafi durum

Küçülmüş ve Anadolu’ya indirgenmiş olan Osmanlı ülkesinin yerleşim yerlerinden biri olarak Ankara, Anadolu coğrafyası içindeki konumu nedeniyle, tarihin bütün dönemlerinde stratejik bir önem taşımıştır. Ankara’nın ekonomik ve toplumsal gelişme düzeyinden bağımsız olarak, stratejik konumu, Anadolu coğrafyasının hem doğusuna, hem de batısına yakın olmasını sağlamakta ve bu bağlantıyı sağlayan yolların üzerinde bulunmaktadır. Aynı avantajı, Anadolu’nun kuzeyi ve güneyi bakımından da, taşımaktadır. Başka bir deyişle Ankara, Akdeniz ve Karadeniz bağlantı yolu ile Ege-Marmara ve Doğu- Güneydoğu Anadolu bağlantı yollarının kesiştiği noktadadır. (Belki, daha doğru olması için, “Ankara, Anadolu coğrafyasında, doğu-batı ve kuzey güney eksenlerinin kesiştiği kavşak noktaları arasında, önemli olanlardan biridir” denilebilir.)

Bu coğrafi konum, yani hem Anadolu’nun kıyılarına kadar erişilebilirlik, hem de toplama ve dağıtma sağlayan bir kavşak olması, Ankara’ya stratejik bir avantaj sağlamaktadır. Avantaj, hem askeri bakımdan, hem de ekonomik (ticari) ve toplumsal bakımdan söz konusudur. Ancak bu avantajın, bir liman kentinin stratejik öneminden farklı nitelikte olduğu, belirtilmelidir. Bu, Anadolu yarımadası coğrafyasına göreli, denizlerden ve denizlerin sağladığı hemen erişilebilirlik ve bağlayıcılık işlevinden farklı ve dolaylı, ama 1920’ler teknolojisine göre askeri açıdan daha korunaklı-güvenilir bir toplayıcı-dağıtıcı merkez özelliğidir.

İstanbul’un, payitaht/başkent olarak konumuyla ilgili soru işaretleri

İstanbul’un, Adriyatik’ten başlayan bütün Rumeli topraklarını kaybetmesi ve batı sınırının Edirne’den başlaması nedeniyle küçülmüş Osmanlı coğrafyası içinde merkezi olma özelliğini (I. Dünya Savaşı ve Sevr Anlaşmasıyla) kaybettiği dönemde, başkent için yeni bir yer arayışı dile getirilmeye başlamıştır. Bu sorunu daha 1897’de, basılı olarak gündeme getiren Alman generali von der Goltz/Goltz Paşa’dır (Şimşir 2006,57). Bu tartışmaya göre, Anadolu’da daha merkezi bir yer, başkent için daha uygun olacaktır. Bu tartışmanın başlamasıyla birlikte, Ankara’nın konumunun giderek yeni bir anlam kazandığı söylenebilir.

Başlangıçta, sadece Anadolu’da merkezi bir yere işaret edilmiş, daha sonra bu yer, Sivas-Kayseri-Ankara üçgeni olarak daraltılmıştır. Ancak henüz, Ankara ile ilgili belirli bir düşünce yoktur. 1919 ilkbaharından başlayarak Mustafa Kemal’in, Anadolu’da direnişi örgütlemek için arayışlara girişmesi Erzurum ve Sivas’ta toplanan Kongreler ve kongre yerleri, güzergah üzerinde uğranan diğer yerleşimler, bir anlamda, karşı çıkışın veya imzalanmış barış anlaşmasına karşı mücadele merkezinin arayışı olarak düşünülebilir. Merkezin neresi olacağıyla ilgili tartışmalar, defalarca yapılmış, ama kesinleştirilmemiştir. Bu arayış, Mustafa Kemal Ankara’ya geldiğinde de, sonlanmış değildir, ama Ankara’da bulunduğu sıradaki gelişmeler, önce “Heyeti Temsiliye”nin yeri, daha sonra yeni meclisin yeri bakımından, belirleyici olmuştur. Bununla birlikte, başkentin yeri ile ilgili tartışma, Ankara’da da devam etmektedir.

Mustafa Kemal Ankara’ya geldikten sonra, ilk ay içinde, 12 Ocak 1920’de Meclisi Mebusan İstanbul’da toplandı. Yeni meclisin İstanbul’da toplanmasıyla, ülkedeki yasama ve yürütme işleri için, Heyeti Temsiliye ya da başka bir örgütlenmenin artık gereği kalmadığı söylenmeye başlandı. Oysa meclisin İstanbul gibi, baskılara açık bir kentte toplanmasının sakıncaları üzerinde, yoğun tartışmalar yürütülmüştü ve bu meclisin bağımsızı ve özgür olamayacağı, meclisin, Anadolu’da bir yerde toplanması gereği, oldukça güçlü bir biçimde dile getirilmişti.

Heyeti Temsiliye, Ankara’da bulunun Mustafa Kemal’in başkanlığındaydı ve Ankara’da bulunan da sadece oydu. Bu nedenle Ankara, eylemli olarak, Heyeti Temsiliye’nin bulunduğu yer, merkezi konumunu kazanmıştı. Ancak bu sadece, de-facto bir durumdu. Meclis, 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgali ve bazı milletvekillerinin tutuklanması üzerine, dağıldı. Meclis tarafından kurulan hükümet İstanbul’da kaldı ama milletvekilleri, Heyeti Temsiliye’nin çağrısı üzerine, Ankara’ya gelmeye başladılar.

Mustafa Kemal, büyük bir hızla, yaklaşık bir ay içinde hem seçimlerin yenilenmesini içeren, hem de İstanbul’daki Meclisi Mebusan’ın üyelerini çağıran ve hepsinin Ankara’da 23 Nisan’da toplanarak meclis çalışmalarını, yani bir anlamda, toplumun kendi kaderini kendisinin belirlenmesini sağlayacak yeni bir karar ve uygulama mekanizmasın Ankara’da işlemeye başlaması düşüncesini somutlaştıran, bir çağrı yaptı. Gerçekte bu çok çevik davranış, bir dağılma değil, bir toplanma etkisi yarattı ve Ankara, bu çok kapsamlı ve coşkulu-heyecanlı ve bilinmezlikler/belirsizlikler dolu serüvenci arayışın, yerleşim merkezi oldu. Bu da, de-facto bir oluşumdu.

Ankara’nın kaderini belirleyen temel “dışsal öge” ya da Ankara’nın “şansını” değiştiren büyük olay buydu, denilebilir: İstanbul’da toplanmasının zaten çok sakıncalı olacağı tartışılmış olan Meclisin, işgal üzerine çalışamaz hale gelmesi ve yeniden çalışmaya başlayabilmesi için, hızla yeni bir yer belirlenmesi zorunluluğu, Heyeti Temsiliye’ye, Meclisin Ankara’da toplanması için bir çağrı yapabilme olanağı verdi.

Ankara’nın en önemli olan özelliği, 1920’ler ulaşım ve savaş teknolojilerine göre, güç erişilebilir/etkilenebilir bir yer olmasıdır. Meclisin taşınmasıyla/ gelmesiyle veya yeniden kurulmasıyla başlayan, büyük dönüşümünün temelindeki avantaj, savaş koşulları bakımından konumudur. Ankara, 1919’un son günlerinden 1930’lara kadar geçen 10 yılda, inanılmaz derecede hızlı ve köktenci, kendi içinde çeşitlilikler ve dalgalanmalar içeren bir değişme yaşamıştır. Bu 10 yıllık zaman içinde (elbette, öncesinde ve sonrasında da) kentin geçirdiği dönüşümler, hem toplumsal ve ideolojik olarak, hem de fiziksel mekan özellikleriyle ele alınmaya çalışılacaktır.

Ankaralıların çabası ve istekliliği

Yukarıdaki açıklamalar, Ankara’nın başkent olmaya ve bu büyük değişime doğru giderken, rastlantıyla, ya da bütünüyle dışsal nedenlerle seçildiği veya seçilmeksizin, olayların bu biçimde yönlenmesiyle öne çıktığı sonucuna varılabilir. Bu ögelerin bir payı olmakla birlikte, Ankara’nın bütünüyle, pasif bir biçimde bu noktaya gelmiş olduğu düşünülmemeli. Ankaralılar da, bu oluşum, yani direnişin ve savaşın merkezi olmak için, çaba göstermişlerdir. Ankara, öznel bir biçimde, aktif olarak çaba gösterdiği için de, başkent olmaya doğru giden yolda başarı kazanmıştır.

Bu irade bakımından söylenebilecek olanlar gerçi sınırlıdır, ama 1920 koşullarında, zaten daha fazlası da, pek olası değildir. Bu iradenin belirmesiyle ilgili ögeleri, ayrıntılarına girmeden, Erzurum ve Sivas kongrelerinde Ankara’nın temsilinin sağlanması ve Heyeti Temsiliye’yi parasal olarak destekleyebilmek için gösterilen somut çabalar/para toplanması ve Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişinde, gösterilen samimi isteklilik ve karşılama, daha sonra da Heyeti Temsiliye’nin (ya da Mustafa Kemal’in) Ankara’daki çalışmalarını, olası kılmak ve kolaylaştırmak vb. için gösterilen çaba, biçiminde sıralanabilir.

Heyeti Temsiliye’nin ve bu nedenle Ankara’ya doğru yoğunlaşmaya başlayan insan akınının, bir biçimde parasal ve maddi koşullar bakımından desteklenmesi ve dışardan gelenlere karşı gösterilen kabul de, bu listeye eklenebilir. Gerçi bu toplumsal hareketi ve direnişi, Ankara tek başına mali olarak desteklemiş değildir ama buna katkıda bulunmuştur. Ayrıca, İstanbul yanlısı valiyi istemediğini telgraflarla bildirmek ve onun yerine bakacak (yerel olarak kabul edilmiş, direnişten yana) vali yardımcısını desteklemek gibi göstergeler de Ankaralıların eylemli çabalarına eklenebilir.

Özetle, kentin Anadolu’daki nesnel coğrafi konumlanışı önemlidir; bununla birlikte Ankaralıların Anadolu’daki direnişi, eylemli, istekli ve güçlü biçimde desteklemesi, başkent olmaya doğru giden yolun taşlarını döşemektedir. Belki de direniş ve savaşlar boyunca Ankaralıların/Ankara’nın gösterdiği samimi, özverili ve eylemli çaba, sonuç olarak, kentin seçilmesini sağlayan asıl öge olmuştur, denilebilir.

Toplumsal bakımdan gösterilen yakınlık ve isteklilik, politik ve ekonomik olarak, temelde, mevcut iktidarla isteksiz ilişkiler, Anadolu’da yeni bir iktidar odağı yaratmak ve yaratılan bu iktidara yakınlık ve iktidara yakın olmanın sağlayacağı avantajlar (ya da dışında kalmanın dezavantajları) açısından da yorumlanabilir. Ankara elbette, İstanbul’daki (ve gücünün ne kadar olduğu bilinmeyen) iktidara yakın bir kent değildir. Ancak ona alternatif olarak gelişen yeni bir güç merkezinde onun iktidarına yakın durabilir ve bunun sağlayacağı (özellikle ekonomik ve politik) çıkarlardan yararlanabilir. Bu çıkarların, doğrudan çıkarlar olmasına gerek de yoktur zaten, uzun erimli de düşünülmüş olabilir.

Ankara’nın bir politik güç ve iktidar merkezi olması sağlanırsa ve “dışa saçılan” pek çok dolaylı yarar ortaya çıkacaktır ve Ankaralıların bekledikleri de daha çok bu dışa saçılan yararlardır. Dışa saçılacak bu yararların başında, kentte zaten oluşmaya başlamış rantın genişleyerek elde edilmesi ve giderek hızlanarak yükselmesidir. Bunu izleyerek, kentin mülk sahiplerinin birikiminin artması ve bu birikimin ekonomik gelişmeler için sermaye olarak kullanılması, bir anlamda kentin ekonomik olarak güçlenmesi ve zenginleşme beklentilerinin, temel itici güç olduğunu ileri sürmek, pek yanıltıcı olmayacaktır. Bunun yanı sıra, kentin prestijinin artması ve toplumsal-kültürel gelişmeler, dünya toplumu ile yeni ve daha yoğun karşılaşmalar da, istenmiş olabilir.

Buna karşılık, belki de baştan hesaplanmamış maliyet, bütünüyle kendi dışında programlanmış toplumsal ve kültürel değişimde, artık yerel bir etki şansının kalmaması, merkezi politik gücün öngörüldüğü program her ne ise (ki bu Ankara için hızla “modernleşeme” olmuştur) buna uyum sağlamak ve kent, yeni göçmenleri olan politikacı ve bürokratlar eliyle dönüşüme uğratılırken, yerliler olarak kenarda ve giderek dar bir marjinde sıkışarak, elde ettiği spekülatif rantla yetinmek zorunda kalmak, türü boyutlarda olabilir.

Toplumsal yapı ve sınıflar

Kente ve kentlilere bu biçimde toptancı yaklaşım ve “Ankaralılar” olarak homojen toplumsal bir yapı varsayımı, elbette yanlış olacaktır. Bu nedenle, Ankaralıların 1920’lere doğru toplumsal yapısına ve toplumsal yapıdaki değişime/yeni oluşumlara, biraz daha yakından eğilmek gerekecektir. Bu tür dikkatli ve güvenilir bir analizin yapılabilirliği, elbette bu metnin sınırlarını aşacaktır. Bu nedenle, sadece doğruya yakın bir fikir verebilmek için, kısa bir açıklamayla yetinilecektir.

1920’lerde, Ankara kentindeki toplumsal yapıyı ve sınıfsal özellikleri doğruya yakın bir biçimde bilebilmek bakımından, oldukça büyük boşluklar vardır. Özellikle 1915’teki tehcirle birlikte, Ankara’da (ve Anadolu’nun bütün kentlerinde ve kırında) kentsel toplumsal yapının büyük dönüşüme uğramış olduğunu hatırlamak, yararlı olacaktır.

Ankara’da toplumsal yapını büyük bir hızla dönüşmekte olmadığını bildiğimiz yıllarda, yani 1915 öncesindeki yıllar için, verilere bakmak yararlı olacaktır. 1861 yılında Ankara’ya gelen Perrot, Müslüman halkın toplumsal tabakalaşması için, özetle, şunları yazar (Aydın S. et.al.2005, 304):

  • Merkezi hükümet tarafından atanmış memurlar (Vali, paşa, kadı, molla, vakıf müdürü, katip vb.) (Güçlü ama kentte fazla kalmıyorlar ve kök salmıyorlar. Bu grup genellikle Avrupalılara yakınlaşamaya çalışmış ve onların kötü yanlarını almış, talancı ve dayatmacı bir gruptur.)
  • Hükümette çalışan, ama eski zengin toprak sahiplerinin oğulları ve akrabaları olanlar (Gerçek ve sürekli güç sahipleri. Bu yerli aileler henüz bozulmamış olmakla birlikte, dışardan gelen memurlara öykünmektedir.)
  • Memurlar ve soylu sınıfın yanında çalışan ve onların her türlü işlerini gören hizmetliler
  • Esnaf ve sanatkârlar (Kentteki en değerli kişiler. Özellikleri saflık, dürüstlük ve sadelik)

Görüldüğü gibi, sanayileşmemiş ve yerel kültürünü oldukça güçlü bir biçimde yaşatmış, mekansal açıdan büyük ve farklılaşmış olmayan bir kent olduğunu düşündüğümüz Ankara için Perrot, tam olarak açıklayıcı olmayan, ama bazı ipuçları veren, ilginç bir sınıflama yapmaktadır. Ankara’nın gayrimüslim nüfusunu da dikkate aldığımızda, Perrot’un tabakalaşma düşüncesini, belki şöyle geliştirebiliriz[1]:

  • Merkezi hükümet tarafından atanmış, ama Ankara yerlisi olmayan, güç sahibi, geçici grup
  • Yerli ve toprak/servet sahibi, politik olarak da güç sahibi, yakınlarını devlet memurluklarına yerleştirmiş, “eşraf” diyebileceğimiz grup. Bu grup içinde Müslümanlar çoğunlukta olmakla birlikte Gayrimüslim Ankaralılar da bulunabilir.
  • Yerli tüccar, meslek sahibi ve ortalamanın çok üzerinde gelire sahip olan, mülk sahibi sınıf. Bu grubun belki çoğunlukla gayrimüslimlerden oluştuğunu düşünebiliriz. Bununla birlikte, büyük olasılıkla, toprak sahibi bir aileden gelen Müslüman tüccar ve meslek sahipleri de vardır.
  • Küçük üreticiler. Küçük bir sermaye ve işyerinde, kendi emekleri ve yanlarında çalıştırdıkları az sayıda işçi ile kentsel mal ve hizmet üretimi yapan gruplar. Yoksul veya orta gelirli esnaf, sanatkârlar ve emekçi sınıflar.
  • Kadınlar ve hizmet sektöründe çalışanlar (Müslüman ve Gayrimüslim). Bu grup, gelir olarak emekçi esnaf kadar, ya da buna yakın gelir elde eden (ya da ücretsiz çalışan), yoksul, yerli olmakla birlikte, büyük olasılıkla mülksüz ve az standart eğitim görmüş bir gruptur. Kadınlar içinde çok az sayıda profesyonel (öğretmen veya sağlıkla ilgili) ya da evden üretim yapıp-satan küçük üretici gruplar bulunabilir.

Görüldüğü gibi, kabaca kentsel tabakalaşmayı anlamaya yardım edecek gruplamanın ilk dördü, sadece erkeklerden oluşmaktadır ve büyük bir olasılıkla bu gruplarda hiç kadın yoktu. Bu toplumsal yapı, Birinci Dünya Savaşı’na kadar devam etmiş olabilir.

Ankara’nın nüfusu ve geleneksel toplumsal yapısı, diğer bütün Osmanlı kentsel yerleşimlerinde olduğu gibi, Müslüman ve Gayrimüslim topluluklardan oluşuyordu. Kabaca bütün kentsel yerleşmelerde, nüfusun dörtte biri ile üçte biri arasındaki bir nüfusu Gayrimüslimler oluşturuyordu. Ankara kenti için de 1893 yılına ait, Karpat’tan aktarılan bir istatistik, dağılımı şöyle belirlemektedir (Şimşir, 2006, 47).

Din/mezhep

Sayı

Yüzde

Müslüman

17 218

67.29

Katolik

5 579

21.80

Rum

1 637

6.39

Ermeni

735

2.83

Musevi

413

1.61

Protestan

13

0.08

Toplam

25 585

100.00

1893’e ait bu dağılım tablosunun, 1915 yılına kadar yaklaşık bir gösterge olmaya devam ettiği varsayılırsa, Ankara’da da nüfusun yaklaşık üçte biri, gayrimüslimlerden oluşmaktadır. 1907 salnamesinde de Ankara’da ve kazalarda, vali yardımcılığından başlayarak çeşitli devlet dairelerinde ve mahkemelerde çalışan, nüfusa oransal olmaya oldukça yakın sayıda, Gayrimüslim Ankaralı devlet memuru görülmektedir (Emiroğlu K. et.al.-der.1995, 45-160).

Gayrimüslim kesimin genellikle, ekonomik ve eğitim durumu olarak da kent içindeki uzmanlık gerektiren servislerin sunulması bakımından da önemli olduğu çeşitli kaynaklardan izlenmektedir. Bir örnek olarak Refik Halit Karay, eğer abartmıyorsa, Ankaralı Ermeni ve Rumların oturduğu mahallede 1917 yangınında (tehcirden yaklaşık 2 yıl sonra), sokaklara yığılan yüz kadar piyanodan bahseder (Karay 2009, 138).

1915’te, kentin hem nüfus, hem de ekonomik yapısı değişmiştir. Kentsel ekonomik birikimin ve gayrimenkul mülkiyetinin bir kısmını elinde bulunduran nüfus gruplarının, bir soykırımla yok edilmesi, Ankara için büyük ve travmatik olması gereken bir değişme yaratmıştır. Ancak geride kalan Ankaralılar da, soykırımla birlikte gayrimüslim hemşerilerini neredeyse bütünüyle kendi belleklerinden ve kentin belleğinden silmeyi yeğledikleri için, bu travmanın kent üzerindeki etkisini anlayabilme ve değerlendirmedeki zorluklar, oldukça fazladır.

Sadece, tehcire uğrayan Ankaralı Ermenilerin, kendi uğradıkları büyük felaket ile ilgili durumu anlatan ve anıları aktaran kaynaklardan, durumu kısmen bildiğimizi düşünebiliriz ki burada, tablonun çok kanlı ve utanç verici olduğunu (İzrail 2013, 95-178) söylemekten öteye geçmeyeceğiz.

Ancak, Ankaralı Rumlar ve Yahudilerin, Ankara’da o günlerde nelerle karşılaştıkları konusunda, hemen hemen hiçbir belge bulunamazken, Müslüman Ankaralıların bu durumu nasıl karşıladıkları ve sonuçlarını nasıl değerlendirdikleri konusunda da belge niteliğinde kayıt, anı vb. bulabilmek, nerdeyse olanaksızdır. Bunun ya büyük bir utancı gösterdiğini, ya da Gayrimüslimlere ait bütün mal varlığının, taşınmazın, hızla Müslümanlara ve devlete geçişindeki maddi hırsı örtmeyi ve saklamayı amaçladığını düşünebiliriz[2]. 1915-1920 arası Ankara’sı, henüz araştırılmayı bekliyor.

Kentin değişmişindeki dönemler

Bu çalışmanın ana konusu, meclisin Ankara’ya gelişinin yarattığı değişimin incelenmesidir. Ancak bunu yapabilmek, hem 1920 öncesindeki kentsel toplumsal ve mekansal yapıyı bilmeyi, hem de meclisin gelmesiyle başlayan sürecin ne olduğunu/ niteliklerini ve kendi içinde geçirdiği evrimi incelemeyi, gerektiriyor.

Ankara’daki bu büyük dönüşümler, belki kabaca,

i.) (1915- 1919 son günleri ve 1920) ön gelişmeler,

ii. iii. iv.) 1920’li yıllardaki üç aşama ve

v.) 1929/1930 sonrasında başlayan hızlı, köktenci ve oldukça sistematik modernite olarak beş aşamada ele alınabilir. 20’li yıllar zaman dilimi de belki, sırayla ve özetle,

ii.) Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişi (1919 Aralık-1920 Nisan),

iii.) İlk meclisin Ankara’da toplanması ve Ankara başkent ilan edilene kadar çalışması (1920- 1923) ve

iv.) Ankara başkent ilan edildikten, durum belirli bir kesinlik kazandıktan sonraki bölüm (1923- 1929/30 arası)

olarak üç alt dönemde ele alınabilir.

1915- 1919 Aralık 27 arasındaki Ankara

Kent, son yüzyılda giderek yoksullaşmakta olsa da, diğer Orta Anadolu kentleri gibi, kentsel bir yer olma niteliğini ve özelliklerini korumamaktadır. Üstelik 1892’de demiryolunun ulaşmasıyla, kent ve hatta bütün tarımsal bölge, bir gelişme ve göreli de olsa, ekonomik bir kalkınma eğilimi göstermektedir. Ülkedeki ve yönetim bürokrasisindeki sivil-askeri modernleşme, Ankara’yı da kısmen etkilemektedir.

1907 salnamesine göre (Emiroğlu et.al. 1995, 45-66) Ankara’da bulunan kurumlar, şöyle özetlenebilir: Vilayet ve idare meclisi, vilayet matbaası ve tipografi ve litografi kısmı, vergi daireleri, Evkaf muhasebesi, Ziraat Bankası şubesi, Bank-ı Osmani, nüfus, nafia (nafiada çalışan çeşitli uzmanlık alanından mühendis adları belirtilmektedir), maarif vb. gibi devlet birimleri, Şer’iye Mahkemesi, İstinaf Mahkemesi, Bidayet Mahkemesi, Ticaret Mahkemesi, Telgraf ve Posta Dairesi, Duyun-u Umumiye Nezareti, hapishane dairesi, Belediye Dairesi, Gureba Hastanesi, sıhhiye memurları, Ankara’da “sanat eden” doktor ve eczacılar…

Okullar şöyle belirtilmektedir: Ankara Mekteb-i İdadisi (orta ve lise), Hamidi Sanayi Mektebi (bulunduğu yer, bugün de kullanılmaktadır), Dar-ül Muallimin, Nakşibendi Mekteb-i Hamidisi, Yeşil Ahi Mekteb-i Hamidisi, Aşağı Yüz Hamidisi, İnas-ı Rüşdi (kız ortaokulu), İnas Mekteb-i İptidasi, Numune Tarlası ve Çoban Mektebi.

Ayrıca, güvenlik güçleri olarak: Jandarma dairesi, polis dairesi, reji nezareti ve oldukça geniş bir daire-i askeriye ve miralay rütbesinden başlayarak sayıları yüze yaklaşan, çeşitli rütbede subayın adı verilmektedir. Ayrıca Ankara’da, Fransız Konsolosu ve İran Şehbenderi bulunmaktadır. (Ancak Salname’de, demiryolu yönetimi ile ilgili bir bilgi bulunmamaktadır).

Salname, Ankara şehri ile ilgili bilgi verirken, “cevaim-i şerife” olarak, Hacı Bayram Veli, Zincirli, Alaeddin, Arslanhane, Kurşunlu camilerinin adını anmakta, diğer küçük mescitlerin ve Emirler Mescidini belirtmektedir. Bununla birlikte Ankara’da var olduğunu bildiğimiz kilise, manastır, sinagog ve havralardan bahsedilmektedir. Ayrıca Gayrimüslim Osmanlı yurttaşlarına ait, varlığını bildiğimiz, ilk ve ortaokulların adı da geçmemektedir. Yukarıdaki bilgilerden, Ankara’da oldukça gelişmiş bir kentsel örgütlenme ve yaşam düzeyinin bulunduğunu varsaymak olasıdır.

Savaşlar nedeniyle ülkenin durumu ve İTC yönetiminin aldığı kararlar, hem de kentsel düzeyde soykırımla başlayan gelişmeler ve 1917 yangını, kent olarak Ankara’nın, sönükleşmeye doğru gitmesine neden olmuştur. Yukarıda adı geçen yapıların 1919 sonunda ne kadarının var olmaya devam ettiği çalıştığı hakkında bir bilgi olmamakla birlikte, Gayrimüslim nüfusa ait yapıların pek çoğunun yandığı veya yıkıldığı, kurumların ve nüfusun ise hiç kalmamış olduğu kabul edilebilir. Buna karşılık, yerli ve güçlü ailelerden bazıları, bu karmaşadan ve yağmadan yararlanmış, zenginleşmiş ve kentteki genel milliyetçi atmosferin pekişmesine katkıda bulunmuş olabilir.

Kentin fiziksel olarak albenisi kalmamış, yangın yerinin ve yoksulluğun görüntüleri güçlenmiştir. İstasyon binası ve onu kente bağlayan ve bataklıktan geçen yol, tek büyük otel-han karışımı Taşhan’a varmaktadır. Burası eskiden mezarlık olan, kentin bittiği noktadır. Tam orada başlayan İstasyon Caddesinde ve Taşhan’ın karşısında, İTC’nin 1916 yılında inşaatını başlattığı kulüp binası vardır. Aşağı Yüz’de Karaoğlan çarşısı, oldukça küçük bir kasaba çarşısı niteliğindendir. Yukarı yüz ve büyük hanlar ve hamam da, geçirdikleri yangınlar nedeniyle kullanılmaz hale gelmiş ve çökmeye bırakılmıştır. Çarşı ve pazarlar çalışmaktadır, ama kentsel bir parlaklığın, büyük ölçüde yitmiş olduğu düşünülebilir.

Aralık 1919-Nisan 1920 arası

Ankara için 1920-1930 arasındaki gelişmeler, tam olarak, “kentin kaderini belirleyen” ve bütün geleceğini köktenci bir biçimde değiştiren bir dönem olmuştur. Bu dönem, üç alt bölüm halinde incelenecektir. Heyeti Temsiliye’nin Ankara’ya gelişi, Mustafa Kemal bakımından, bilinçli bir seçimdir ve bu seçimin yapılmış olması, daha önce belirtildiği gibi, dışsal bir olgu olarak değerlendirilse de, Ankaralıların öznel ve yoğun (ve milliyetçi) çabaları da, Mustafa Kemal’in bu kente gelmesinde etkilidir. Ancak bu, kentin kalıcı bir biçimde seçildiği anlamına gelmemektedir ve belirsizlikler henüz, çok fazladır.

Heyeti Temsiliye’nin Ankara’ya gelmesiyle birlikte, kentte bir canlanma ve hareketlenme başlamıştır: Hem İstanbul’dan gelmeye başlayan aydınlar ve memurlar, ayrıca Anadolu’nun her yerinden direniş güçlerine katılan çeşitli askeri ve sivil kişiler, İstanbullu ve yabancı gazeteciler hem de daha önce Ankara’ya gelmiş olan kolordu ve sıradan neferler… İTC Kulübü inşaatının tamamlanması ve kullanılabilir hale getirilmesi çalışmaları, hızla yeniden başlamıştır ve işlemleri Ankaralılar finanse etmektedir.

Nüfus, kalıcı veya geçici olarak kente gelenlerle, sürekli artmaya başlamıştır. Yeni gelenlerin her birinin konaklaması/yatacağı yerler, yeme-içmesi ve çalışabilmek için ihtiyaçları olan “ofis” tipi mekân ve gereçler bakımından, kente büyük bir kıtlık vardır. Geleneksel kahveler vardır ama bunun dışında, geceleri gidilebilecek hiçbir yer yoktur. Tek büyük otel Taşhan, bu büyük talep artışı karşısında, yetersiz kalıştır. Evi uygun olanlar, odalarını kiralamaktadır.

Dışardan gelenler, (Halide Edip ve belki çok az sayıda, eşiyle birlikte gelen kadın dışında) neredeyse bütünüyle erkektir ve bir tek odada 3-4-5 kişi birlikte yatmaktan yakınmaktadırlar. Kentte su çok kıttır ve hamam/yıkanma kapasitesi yok gibidir. Kent, yazın sıcak ve çok tozlu, kışın çamur içindedir. Ağaç, yok denecek kadar azdır. Taş kaplamalı yol-sokak çok sınırlıdır ve olanlar da dardır ve yetersizdir. Elektrik yoktur ve sokaklar geceleri aydınlatılmamaktadır. Evler genellikle kerpiçtir ve kiralayabilecek durumda odası olan ev sayısı, çok değildir. Bu arada sivrisinekler, tahtakuruları vb. gibi şikayetler, son derece yaygın olarak, tekrarlanmaktadır.

Nüfusun bu hızlı artışı ve konut, su ve yiyecek yetersizlikleri, yerli Ankaralıları da etkilemektedir. Halide Edip Adıvar, Ankaralıların çok “bölgeci” olduklarını ve İstanbullulara “yabancılar” dediklerini, Yakup Kadri Karaosmanoğlu da “yaban” dediklerini belirtiyor. Ancak bu ayrımcılık ve yadırgama, daha çok, mülk sahibi olmayan, yoksul Ankaralılar, kadınlar ve muhafazakarlığı gerçekten içselleştirmiş olanlar için geçerli olmalıdır.

Kente gelen göç, büyük nüfus artışı ve kıtlık ekonomisi, Ankaralılar için kiraların hızla yükselmesi, “yabancılara” satılacak tarla veya araziler için, fiyatların olağanüstü bir hızla yükselmesi anlamına gelmektedir. Kirası 150 (birim?) olan bir yerin, bunu bir-kaç ay içinde 4000’e çıkarması, olağan bir durumdur. Gerçi, bunun Ankara’ya özgü olmadığı, kıtlık ekonomisinin, her yerde aynı biçimde çalışacağı düşünülebilir. Bununla birlikte Ankaralılar, bu dönemde, kent olarak bu gelişmeden nasıl bir yarar elde edeceğini, maliyetleri ve yeni para kazanma olanaklarının neler olabileceğini, deneyimlemeye başlamıştır.

Fiziki mekanlar ve olanaklar, hatta iklim bakımından, Ankara’nın yaşanılabilir bir yer olduğunu düşünenler, yerlilerin dışında, oldukça az olmalıdır. Kent bu dönemde, baş döndürücü ve toz bulutu kaplı bir çalkantı içindedir.

1920 Nisan -1923 Ekim

Meclisin açılması, Anakara için bir dönüm noktasıdır. İTC Kulübü bitmiştir ama milletvekilleri için barınma sorunu vardır. Artık kentin dışardan nüfus çekme özelliği, giderek artmıştır. Oteli restoran, eğlence yeri, hiçbir şey yoktur ama kent giderek artan sayıda, kalıcı mı-geçici mi belli olmayan göç almaya devam etmektedir.

Direnişin ve 1922’ye doğru şiddetlenen savaşın örgütlenmesi için gösterilen çabaların yoğunlaşması ve kurumsal yapıların oluşturulması, bu dönemde başlanmıştır. Meclis, eskinin devamı olmayan bir ad almıştır: “Büyük Millet Meclisi”. Meclisin yasama işlevini yerine getirmeye başlamasıyla birlikte, yeni bir hükümet de kurulmuştur. Bakanlar kurulu ve bakanlık işlevlerinin yapılabilmesi, bunlara uygun bir hukuksal çerçevenin belirlenmesi, kamuoyunu bilgilendirmek (ve İstanbul basınında devam eden eleştiri ve küçümsemeleri yanıtlamak) için iletişim mekanizmaları örgütlenmesi (Anadolu Ajansı ve Ankara’da yayına başlayan gazeteler), bu dönemde, Ankara’da gerçekleşmeye başlamıştır.

Meclis, demokratik bir mekanizma tanımlamaktadır. Bu mekanizma, dünyanın her yerinde geçerli olan standartlara uygun olabildiği kadar, kurumsal yapılar ve demokratik yönetim geleneklerine göre, tartışmacı ve muhalefetleri de içeren bir işleyiş içinde, ülke yönetimini derleyip-toparlamaya ve aynı zamanda, savaşı yönetmeye çalışmaktadır. Aslında ilk meclisin yapısı ve meclis hükümeti ile savaşan bir ülkenin başarılı ve demokratik işleyiş göstermesi, Ankara ve ülke için, gerçekten özgün bir politik yasama ve yönetme deneyimidir.

Meclisin varlığı, kenti önemli ve biricik kılmaktadır; ancak bunun kalıcı bir durum olup-olmayacağı konusundaki kuşkular ve Ankara’nın bir merkez olarak belirlenmesine karşı çıkışlar da, güçlenerek devam etmektedir.

Bu belirsizliklerden dolayı, kentin fiziksel özelliklerinde fazla bir değişme yoktur. En önemli gelişme, meclis için ihtiyaç duyulan yeni yapının mimari programının hazırlanması ve inşaatına başlanmasıdır. Meclis için, İstasyon caddesinde, eğimli bir arazi sağlanmıştır. Mimari projeler için, dönemin en önemli mimarlarından Vedat Tek seçilmiştir. Meclis binası, 1924’te tamamlanmış ve çalışmaya başlamıştır. Mimari özellikler bakımından, gerçekten içinde bulunduğu dönemin bütün özelliklerini samimiyetle yansıtan ve işlevini de tam olarak, ama ekonomik bir biçimde yerine getiren bir yapı ortaya çıkmıştır. İkinci Meclis binası, bir anlamda, Ankara’nın yeni mekansal ve fiziksel yapısını nasıl kurmak istediğinin habercisi gibidir.

İkinci Meclis, çok sade, Ankara taşından yapılmış, cephedeki düz mavi çiniler dışında süsleme içermeyen, ama estetik olarak seçkin, işlevsel olarak gerekli her şeyi yerli yerinde bulunduran kunt bir yapıdır. Yoksul bir ülkenin ve yoksul bir halkın içinde övünerek bulunmak isteyeceği ama gösterişçi olmayan ve hiçbir fazlalığa yer vermeyen, “milli” olduğu kadar “yerel” mimari özellikler taşıyan bir yapıdır. Ülkenin karakterinden mimari ögelere yansıyan geleneksel ögeleri, tutumlu bir biçimde, modern bir işlevin yerine getirilmesini sağlayacak mekanların kurulması için birleştirmiş ve sadeliği ile içinde bulunduğu koşulların fedakarlıkla sağlanmış kazanımını, dürüstçe yansıtmayı başarmıştır.

Gerçekte bu yapı ve yansıttığı mimari özellikler, yeni cumhuriyetin içinde bulunduğu ülkeye, batıya ve her ikisinin bağlı olduğu ya da ilişkilendiği uygarlıklara göre, nasıl bir millilik, millicilik ya da milliyetçilik anlayışına sahip olacağına dair tartışmaların ve anlayışın, gelişmeye başlamasının da başlangıcı sayılabilir.

Meclisin tam karşısındaki Ankara Palas için inşaat (1924-1928), gerçi bir sonraki dönemde başlanmıştır, ama bu ihtiyacın nasıl karşılanacağı ve programı ile ilgili düşünce ve arayışlar, bir önceki dönemde başlamıştı. Vedat Tek, bu projeyi de üstlendi (her ne kadar inşaatın bitişi, Kemalettin Bey tarafından yapılmış olsa da) artık Ankara için, öncelikle prestijli/seçkin misafirler için, kalacak yer sorunu çözülmüş oluyordu. (Daha önce diplomatik ilişkiler için Ankara’ya gelenler, geldikleri yataklı vagonlarda konaklıyordu.) Burası aynı zamanda, milletvekilleri için de, bir kulis gibi çalışacaktı.

Mimari üslupla ilgili (milli ve muhafazakâr, Osmanlı ve İstanbul üslubundan kopmamış) düşüncenin gelişmesi ve Ankara’nın geleceği bakımından, belki en acil ihtiyaç olan, kalacak yer/otel sorununun çözülmesi arayışı da bu dönem bakımından, geleceği etkileyecek arayışlar/tartışma kategorisi içinde düşünülmelidir.

Bunun dışında, 1920-1923 arası, Ankara için hâlâ birçok belirsizliklerle dolu bir dönemdir. Gerçi Ankara, savaşı yöneten meclis ve kadrolar için politik bir mekan olmuştur ama fiziksel mekan olarak, albeniden yoksun, birçok olanaksızlarla dolu, bir “mahrumiyet şehri”dir. Ankara’nın 1923’teki fiziksel yapısı ve mekanlarıyla, İstanbul’la hatta Eskişehir’le, Kastamonu’yla, Kayseri’yle bile yarışması, güçtür.

Ancak Ankara, artık arkasına çok güçlü bir ideolojik avantaj almıştır. Bu avantaj, “boyun eğmeyen ve her işe elindeki olanaklarla, neredeyse hiç yoktan başlayarak ve bir başarı yaratabilme özgüveniyle oluşmuş, bir meydan okuma istekliliği ve iradesidir”, denilebilir. 1923’te, Ankara’dan başka hiçbir kent, gelecek için böylesine dinamik ve güçlü bir meydan okuma öneremez.

1923- 1929/30 arası: Ankara’nın başkent oluşunun büyük millet meclisi tarafından açıklanması ve ilk plan deneyimleri ve Jansen planının kararlılıkla uygulamaya konulmasına doğru yönelim

Ankara fiili olarak merkez olmuştur; ancak bu durumun kalıcı olup- olmayacağı, hatta kalıcı olamaması olasılığı bakımından belirsizlik, giderek de artmıştır. Özellikle savaşın kazanılması ve savaş durumunun ortadan kalkması, her şeyin yeniden ve “eski normali” çerçevesinde düşündürmeye başlamış ve olağanüstü dönemde özveriyle katlanılan güçlüklerin sürmesi için, gerekçe kalmamış gibidir. Ankara’nın merkez olmasıyla ilgili daha önce yapılmış olan tartışmaların hiç birinde, Ankara’ya yönelik bir eğilim belirmemiştir. Üstelik kentsel veriler ve değer bakımından İstanbul, başka hiçbir kentin yarışamayacağı üstünlüklere sahiptir.

İstanbul için, bu dönemde seçimin temel belirleyicisi, artık, konumsal güvensizlik ve ülkenin yeni coğrafyasının merkezinden uzak olmak değildi; ideolojik olarak İstanbul’un ve İstanbul’un simgeleştirdiği teslimiyet, kolaycılık, konfor düşkünlüğü ve geleneğin reddi, İstanbul’a alternatif oluşturma çabası bakımından, öne çıkıyordu.

İstanbul’un arkasındaki büyük olumsuz bagaja karşın, Anadolu’nun yereli olan Ankara, bir düşünce olarak, saflık ve sadelik, dokunulmamışlık, yeniden yaratmaya ve kurmaya hazırlık/isteklilik gücü ve enerjisiyle, rakipsiz gibiydi. Daha sonraki reform programına (özellikle İslamcı/muhafazakâr bir) karşı çıkışın yaşanmayacağı bir kentti. Ankara’nın yeni olanı/bütün yenilikleri kabullenileceği doğrultusunda olgunlaşmış bir ilişkilenme düzeyi, Mustafa Kemal tarafından sezilmiş olmalıydı.

Lozan 1923 Temmuzunda imzalandı ve mecliste de tartışılarak onaylandı. Artık ülkenin geleceği için daha belirli bir durum ortaya çıkmıştı. Ankara için de ülke için de asıl önemli olan sorun, nasıl bir geleceğin öngörüldüğü ile ilgiliydi. Eğer ülke, daha önceki şemalara, alışkanlıklara, anlayışa ve ruha göre yönetilecekse, yani bir anlamda savaş öncesindeki statüko, onarılarak ve sadece bazı yönetici isimler değiştirilerek muhafaza edilecekse, İstanbul elbette kabul edilebilirdi. İstanbul için yapılan nesnel karşı çıkışlar geçerliğini koruyordu ama savaşı kazanmış bir ülkenin, belki İstanbul merkezli ve sorunları azaltan başka çözümler üretebileceği düşüncesi de, güçlüydü.

Tartışma, sıkça kullanılan terimlerle, “ılımlılar” ile “köktenciler” arasında gibiydi. İstanbul, geleneği ve konforu temsil ediyordu. Eğer ülkenin geleceği için, köktenci ve hızlı değişiklikler (ki ülkenin yoksulluğu ve yorgunluğu, bu tür bir düşünceye pek şans tanımıyor olsa bile) toptan bir yenilikçilik ve yenilenme öngörülecekse, İstanbul kesinlikle bir seçim olamazdı. Gerçi bu tartışmanın temelinde, gelecekle ilgili seçimlerin nasıl yapılacağı; bunun ülkenin genel ortalamasının arzusu ve demokratik rızası ile mi yoksa savaş kazanan kadronun ya da kahramanın iradesiyle mi gerçekleştirileceği tartışması olduğu, çok açıktır.

Ülkenin, kazanılmış savaşı, geleceğe yönelik büyük ve hızlı, ama rıza aramakla veya demokratik tartışmalarla zaman kaybetmeden, yeni bir yapıya dönüştürmeye ihtiyacı olduğu düşüncesi, en çok Mustafa Kemal’de ve yakın çevresinde, benimsenmişti. Savaşı kazanan kahraman/Mustafa Kemal için, hem devrimci, hem de demokratik olmak, Türkiye’nin 1923 koşullarında, söz konusu değildi.

Eğer köktenci devrimler yapılacaksa, bu ancak Ankara’da yapılabilirdi. Artık Ankara, bir kentin adı değil, köktenci değişikliklerin, yenileşmenin ve kendi gücü ve iradesi ile çok güç ve kapsamlı bir programı hiç yoktan yaratma ve uygulama kararlılığındaki bir düşüncenin/ideolojinin, adı olmuştu. Ankara, muhafazakarlığa karşı kökten, kapsamlı, hızlı, tavizsiz ve kararlı bir mücadelenin adı ile özdeş olmuş gibiydi.

Gerçi kentin fiziki ve toplumsal koşulları, perişan, yetersiz/umutsuzdu ve bu, nesnel bir değerlendirme yapan herkesin açıkça gördüğü bir durumdu. Kazanılmış zaferin ve barışın gücünü elinde tutanlar için bu durum, sadece, meydan okumanın ve gözü pek kararlılığın göstergesi olarak değer taşıyordu. Eğer bundan sonra muhafazakârlığa meydan okumak ve onu geriletip yerine, yepyeni bir modernite kurmak isteniyorsa, bunun yapılacağı yer, elbette, muhafazakarlığın başkenti olamazdı. İstanbul, askerî açıdan riskli olmaktan çok, muhafazakarlıkla mücadele için elverişli olmadığı için seçilemezdi.

Bu nedenle, Ankara’nın başkent olması konusu, mecliste çok kısa bir tartışmayla 13 Ekim 1923’te, Cumhuriyet ilan edilmeden kısa bir süre önce kabul edildi. Artık Ankara, büyük değişimlerin gerçekleştirileceği yer olarak seçilmişti ve belirsizlik ortadan kalkmıştı. Ancak 1920-1928 arasında kente bakan ve nesnel olarak (ideolojik ve fiziki gerçeklikler ve olanaklar olarak) değerlendiren herkes tarafından (Şimşir 2006, 360-400) en çok tekrarlanan sözcükler ve kavramlar aşağı-yukarı şunlardı:

“Asya köyü, konforsuz, mahrumiyet, sıtma, direnişin beşiği, çok üşümek, sağlıksız, sapa, kanalizasyon yok, ABD’nin batısındaki maden kasabaları gibi, çay salonu yok, toz şehri, çetin hayat, boğaz manzarasının reddi, yokluk içinde bir şehir, Anadolu’nun kalbi, sönük binalar, tek bir han, valiz, içine kapalı şehir, çiviye kadar her türlü malın satılabildiği yer, koyun eti, vahşi bir ideali simgeliyor, yenileşme sembolü, doğulu görüntülü…”

1925’den sonra, bu terimler biraz değişmeye başlayarak, “bankalar, elektriklendirilmiş 3 cadde, modern telakki, genç, fabrikalar, inşaat malzemesi üretimi, heykel, ulaşım aracı kıt, bahçe-şehir, neo-Töton stili, küçük-gösterişsiz, kadın yok, Türklerin kendi kurdukları ilk başkent, bir Orta Avrupa Parlamentosu niteliğinde bir siyasi yaşam, siyasi partiler, restoran ve müzik (önce Fresco, sonra Ankara Palas)” ve dönemin sonuna doğru: “otobüs, taksi, sinema, tiyatro, polis, postane vb. …”

Bu dönemde, yabancı ülke büyükelçileri, hatta elçiler için bile, gerekli konforu sağlayamayan (ve belki yakında değişerek tekrar İstanbul’a gidecek) başkente gelerek yerleşmek, elçilik binaları kurmak, çok tartışmalı (ve özellikle batılı ülkeler tarafından direnç gösterilen) bir konuydu. Bununla birlikte, pek çok ülkeden, çok sayıda gazeteci Ankara’ya gelmekteydi ve bugünlerde, bu gazetecilerin Ankara üzerine yazdığı çok fazla haber ve yorum yazısı yayınlanıyordu. Gazetecilerin, Ankara ile ilgili durumu, elçilerden veya diplomatik personelden çok daha net ve gerçekçi bir biçimde gördüğü ve yansıttığı, kolayca anlaşılmaktadır.

Gazeteciler, yaklaşık olarak, Ankara’nın gerçek önemi hakkında şunları yazıyorlardı: Kentin, içinde bulunulan maddi koşullardan çok toplumun, genel olarak Anadolu halkının düşüncesinde yapmış olduğu etkiye göre değerlendirilmesi gerektiği ve bunun, 20. yüzyılda (en azından Ankara için somut bir biçimde) modern bir tasavvura doğru atılmış devrimci bir adım olduğu… (Şimşir, 2006, 362-400).

Ancak şu konular da tartışılıyordu: “Özel teşebbüs Ankara’ya yatırım yapmıyor, genç-dinamik ve uzun çalışma saatlerinde iş başında olan bir yönetime rağmen, otoriter bir yapı kurulmakta…” 1920’lerin tam ortasında, Şeyh Sait isyanı, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması, İstiklal Mahkemeleri, devrim yasaları ve Ankara’daki kentsel gelişmeler bakımından, batı uygarlığından esinlenerek modernleşme ve bununla birlikte, rastgelelik, “metotsuzluk” ve birçok bakımdan belirsizlik ve bocalama görünümünün egemen olması...

Meclis 1924’te yeni binasına taşınmış, seçimler yenilenmiş, muhalefet (özellikle çeşitli derecelerdeki muhafazakâr karşı çıkışlar) baskı altına alınmaya başlanmış ve otoriter tek parti/tek adam yönetimi yerleşmeye başlamıştır. Ankara, elbette belediye eliyle yönetilecektir ama “devrimci yönetim”, kentin geleceğinin belirlenmesindeki kararların, cumhuriyet/yeni rejim bakımından da çok önemli ve stratejik olduğunu düşünüyordu. Kentin 1925’lere kadar karmaşa içinde olduğunu ve sadece acil ihtiyaçların (barınma, yol, altyapı vb.) karşılanması biçimindeki gelişmelerle sürdürülemeyeceğini görüyorlardı.

Ankara kenti her durumda, meclisin 1920’de gelmesiyle başlayan ve devrimci ve özgüveni yüksek, dinamik yeni yönetimin niteliği ve ne yapmak istediği, bunu nasıl yapacağı vb. gibi konularda, somut bir örnek olmak durumundaydı. Ankara bir kent olarak hem kendi için gelişmek hem de ülke için bir gelişme modeli olmak, muhafazakârlığa meydan okuyan cumhuriyetçilerin vitrini olmak durumundaydı.

Ankara’daki kentsel ve mekansal gelişmeye bakarak, yeni cumhuriyet yönetiminin ne yapmak istediğini, temel yaklaşımın ne olacağını ve bunu uygulamadaki bocalamalarını görmek, olasıdır. 1929-30 ülke ve kent için, yeni bir dönem belirler. Ülke için bu tarih, küresel ekonomik krizin etkilerinin duyumsanması, ekonominin devletçiliğe ve planlı kalkınmaya doğru yönelmesi, Ankara kenti için de, Jansen planının kabul edilmesi ve uygulanmaya konmasının başlangıcı olarak ele alınabilir.

Cumhuriyetin kurgusunun ve kalkınmacı bir programının tasarlanarak belirginliğe kavuşması,1930’lara kadar, birçok devrim yasasının çıkartılmış olmasına karşın, tam olarak kararlı ve belirli değildir. Sorunu burada tartışmak, hiçbir biçimde olası olmadığı için, sadece bir tek paragrafta, sorunun ve çelişkinin ana karakteri ile ilgili düşünce açıklanacaktır.

Cumhuriyetin ve Ankara’nın ana sorunu, hızla modernleşmek ve gelişmek, dünya sahnesinde yarışabilir nitelikte bir toplum yaratmaktır. Ülke açısından bu arayış, Osmanlı’nın son yüzyılında da böyleydi, 21. yüzyılda, bugünkü Türkiye için de, aynı sorunun yanıtı aranmaktadır: Modernin (ya da batı uygarlığı çerçevesinde belirlenmiş güncel gelişme/gelişmişlik standartlarının) kurulması, buna karşılık, yerelin ya da Türkiye Cumhuriyeti/insanı özelinin, bunu kendi milliyetçiliğiyle (veya bugün olduğu gibi kendi muhafazakarlığı ile) nasıl bağdaştıracağının, tutarlı ve geniş bir biçimde kabul görmüş bileşimi/sentezi, nasıl tasarlanacaktır?

Hızla nüfus, mekân ve yeni işlevler olarak gelişmekte olan Ankara açısından, modernin ilk gereksinimi, geleceğini belirli bir standartlar bütününe göre uyum ve istikrar içinde nasıl öngöreceği ile ilgilidir. Bir kentin planlanarak gelişmesi/geleceğini belirlemesi düşüncesi, büyük yangından sonra 1924 yılında İzmir için düşünülmüş (René Dangér), 1925 yılında da Ankara için söz konusu olmuştu. Ankara Şehremaneti 1924’te yeniden kurulmuş ve Alman Heussler’den, kent için bir gelişme planı yapması istenmişti. Eski Ankara ve Yenişehir’deki gelişmenin planlanması isteniyordu (Aslanoğlu 2001, 28).

Heussler Sigorta Şirketi, “Lörcher Planı” olarak adlandırılan belgeyi 1924-25 yıllarında hazırlamıştır. Bu belgenin gerçek bir plan belgesi olup olmadığı tartışılsa da, Cengizkan (2004, 7) bu belgeyi, Ankara’nın ilk planı olarak kabul etmektedir. Gerçi bu plan belgesi ile ilgili çeşitli sorunlar olmuş, telif hakları ve uygulama yöntemlerinin belirsizliği, planın Yenişehir bölümündeki uygulamaya yönelik ayrıntıların gelişmesi ve belediyenin bu alanda yapacağı kamulaştırmalar, hep güçlükler içermiştir. Cengizkan (2019, 102), Lörcher Planının “uygun bulunan noktada uygulanan, uygun bulunmayan noktada unutulan” bir plan olduğunu belirtiyor.

Plan ve kentin geleceğini öngörmek için bir plan yapılmasını istemek, kuşkusuz modern bir tutumdur ve belki yukarıdaki tez bakımından, en iyi örneklerden biridir. Ancak bu planı “uygulamak ve unutmak” konusundaki keyfi davranış, gelişigüzellik, belirsizlik ve sonuç olarak modern de olmayan, eski gelenekleri olduğu gibi sürdürmeyi de onaylamayan bir “melez” durum, sürekli ortaya çıkmaktadır. Ankara da, ülke de, modernle, yerel/milli/gelenek arasında, sürekli bu tür karşılaşmalardaki tavrı bakımından, hep bir “metotsuzluk” ve tutarsızlık içinde olmuştur denilebilir.

Bazı kısa zaman aralıklarında, tutarlı bir bütüncüllük içinde, yöntem uygulamasında kararlılık dönemleri de olmuştur elbet. Ancak Ankara kenti bugün hâlâ modern ve gelenek, evrensel standartlar ile yerel ve milli olan duyarlıklar, batı ile “biz” (ya da bazen söylendiği gibi “doğu” ya da İslam) arasında, her olayda yeniden pozisyon almak için bocalamakta ve çok inişli-çıkışlı bir gelişme eğrisi üzerinde hareket etmektedir.

1923-1930 arası Ankara kentinin mekansal gelişmesi

1928’de yeniden ve çok daha dikkatli bir biçimde hazırlanan Ankara Plan Yarışması ve Jansen’in planın kazanması ve planın (en azından başlangıç yıllarında) tutarlı bir ciddiyetle uygulanması, son (beşinci) bölüm olarak belirlenmiştir ve bu metinde ele alınmayacaktır.

Ankara’nın başkent ilan edilmesi ile Jansen planının onaylanması ve yürürlüğe girmesine kadar olan dönem (1923-1929-30), Meclis’in Ankara’ya gelmesiyle gelişen durum ve ihtiyaçların yarattığı mekansal ve fiziksel gelişmeleri ve bu gelişmenin arkasındaki temel tartışmaları ve düşünceyi özetlemek bakımından, Ek 1’de verilen tablo yardımcı olacaktır.

Bu tablonun gösterdikleri kısaca şöyle özetlenebilir:

  • Kentin nereye doğru büyüyeceği ve nasıl bir yaklaşımla büyüyeceği konusundaki belirsizlik devam etmektedir. Gerçi Yenişehir’e/güneye doğru büyüme kabul edilmiş ve gelişmeler çoktan başlamıştır. Yenişehir’de hem bazı kamu yapıları (özellikle sağlıkla ilgili kamu kurumsallaşması için, eski kent dokusunun dışında, oldukça uzakta, büyük ve güçlü bir kampüsün yaratılması) ve bunula birlikte başlayan konut gelişmeleri, kısmen Lörcher planı doğrultusunda ama birçok belirsizlik içindedir.
  • Eski kent içinde de hem İsmetpaşa Mahallesi’ndeki gelişmeler (hükümet binalarına en yakın ve memurların konut gereksinimi doğrultusunda ilk elde geliştirilmeye uygun olan mahalle) eski Ankaralılar bakımından, canlandırılması oldukça olası kabul edilen Anafartalar Caddesi ve çevresindeki sokaklardaki gelişmeler, özellikle konut sorunu bakımından en büyük ve acil talebi yanıtlama arayışı olarak ortaya çıkmaktadır. Eski kentteki gelişmeler hem kent merkezine yakın bir yerde belirli bir konfor düzeyinde konut sorunun (modern bir biçimde) çözmek hem de mülk sahibi sınıflar için, yüksek rant getirisi sağlamak bakımından önemlidir. Ancak 1925’te Yenişehir’in yerleşmeye açılmasıyla, özellikle İsmetpaşa mahallesi, kaybeden bir mahalle olmaya başlamıştır.
  • Kamu yapıları, bankalar, oteller ve (konut hariç) diğer kullanışların yer seçimi bakımından, kamu yapılarının dönem sonuna doğru Yenişehir’e doğru, eski kent merkezinden uzaklaşması ve ayrı kampüsler oluşturması fikri giderek güçlenmektedir. Buna karşılık banka ve oteller (ve heykel), eski merkezin en önemli ögeleri olarak, kent merkezini donatmaya başlamışlardır.
  • Mekanın niteliklerinin oluşması bakımından en önemli olan konu, mimari üslup ve benimsenen mimari yaklaşımlarla ilgilidir. Bu konu, “mimari üslup” tartışması gibi görünse de gerçekte, yeni Cumhuriyet’in modern ve gelenek, evrensel ile milli arasında, nerde bulunduğu düşüncesi bakımından hem belirleyici hem de öğretici bir durumdur. Bu dönemde oluşmaya başlayan güçlü ve otoriter politik yapının elitleri, artık bütün ülke ve toplum adına karar vermektedir. Bir anlamda Ankara’da oluşmakta olan kentsel mekâna ve bu mekânın yansıttığı kültürel (ve bir anlamda ideolojik) özelliklere bakarak, yeni Cumhuriyet’in temel ideolojik yaklaşımı ve modernleşme konusundaki eğilimleri hakkında fikir edinmek mümkündür. 
  • Ankara kent merkezinde başlangıçta gerçekleşen bütün büyük programlı ve büyük kütleli yapılar, geleneksel Osmanlı kültürel mirasın yansıtmakta, bu geleneği modern işlevler (bankalar, oteller vb.) için geliştirmekte, ancak Osmanlı (evrimleşmiş) “klasik” üsluba sadık kalan bir milli/ yerel anlayışı yansıtmaktadır. Dönemin sonuna doğru, 1928’lerde ortaya çıkmaya başlayan yapılar, bu milliyetçi ideolojinin karşısına, evrensel modernitenin bütün standartlarını ve kültürünü, katıksız bir biçimde ortaya koyamaya başlamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin artık, dünya standartlarında bir moderni ve modernleşmeyi (bütün toplumsal ve kültürel boyutlarıyla ve bunları kentin gündelik yaşamına da taşıyarak), kabul etmekte olduğunu göstermektedir.
  • Cumhuriyet’in gerçekleştirmek istediği modern yeni cumhuriyeti ve yeni insanı somut olarak gösterebilmek, işlevi-anlamı ve yararları bakımından bütün ülkeyi ikna edebilmek için Ankara kent kurgusunu ve yaşam tarzını oluştururken (bu, 10. yılda doruğa çıkacaktır), hızlı ve net bir sonuç elde etme kararlılığı içindedir. Ankara’nın mekanları oluşurken, başlangıçta tamamlanan yapıların Türk ve Türkiyeli Levanten mimarlarının yaklaşımı ve ideolojik olarak geleceğe bakış açıları ise, “Osmanlı kültürünün seçkinleştirilmesi, inceltilmesi ve milliyetçi-yerel damarın geliştirilmesinin, Osmanlı geleneğinin/klasiğin güncellenmesiyle türetilebileceği” anlayışı çerçevesinde yer almaktadır. Bu nedenle, bütün milliyetçiliğine ve yerelliğine rağmen Ankara’daki hükümet, çok sayıda yabancı mimarın, evrensel standartlı moderni bir an önce Ankara’ya getirip kurmasını istemiştir. Osmanlı’yı muhafaza etme anlayışını çağrıştıracak hiçbir örnek, kabul edilemez. Ek 1’deki tablo, 1920’lerin ikinci yarısı için, bu ideolojik dönüşümü, açıkça yansıtmaktadır. [Gerçi bu yaklaşım, hala aşılmamış bir modernite ikilemi olarak, bugün de Ankara’ya yansıyan pek çok karşı örnekle, sürekli olarak (özellikle Melih Gökçek dönemi rövanşizminde - neoliberal postmodernist teslimiyet dışında) gözlemlenebilir.]
  • Cumhuriyet yönetimi, bütün kaynaklarını, daha çok modernin dekorunu oluşturacak büyük programlı yapılara ve bunların cephelerine yansıtmayı tercih etmektedir. Gerçi, kentin en çok ve en acil ihtiyacı olan altyapı ve konut yatırımları da gerçekleşmektedir. Ancak altyapı, parasal olanaklar ölçüsünde gerçekleştirilebildiği kadar geliştirilmeye çalışılsa da, Ek 1’deki tablo, konut açısından tam bir belirsizlik ve yeteri kadar ciddiye alınmamışlık yansıtmaktadır. Belki, konut programı, rant yaratılması ve maksimize edilmesi arayışıyla çok yakın bir paralellik içinde olduğu için, bu alan kamusal bir programla ele alınmamıştır. Gerçi şehremaneti, spekülatif rant artışına karşı çıkabilmek çabasındadır ve Yenişehir’de geniş bir kamulaştırma yapılmıştır (1929). Ancak bu kamulaştırılma genişletilememiş ve asıl ihtiyaç sahibi olan en yoksul kesimlerin konut gereksinimine yönelik olarak sürdürülmemiştir. (Jansen planında bir “amale mahallesi” işaretlenmiş ve ayrıntılarıyla planlanmış olmasına rağmen, hiçbir zaman gerçekleştirilmemiştir.) Oysa tabloda görüldüğü gibi, İnci Aslanoğlu daha 1927 yılında, eski kent ve çevresinde 1500 kaçak yapının oluşmuş olduğundan bahsetmektedir.
  • Konut konusundaki somut gelişme, çok daha az belgelenmiş ve az çalışılmış olduğundan, tablo yetersiz kalmaktadır ve konut gelişmesi, tabloda gösterilebilen kadar az değildir. Ali Cengizkan’ın çalışması (2019), bu konuda daha fazla fikir edinmemizi kolaylaştırıyor. Oradaki bilgilerle bu tabloyu tamamlamaya çalıştığımızda, durumu belki şöyle özetleyebiliriz: Önem verilen ve üzerinde çalışmalar geliştirilen asıl alan, Yenişehir’de “memur evleri”dir ve buradaki ev tipleri de, daha çok, bir önceki yüzyılın sonundan kalma kavramlarla, “bahçe-şehir” anlayışına göre biçimlenmiş parsellerde, bahçe içinde tek veya iki katlı ev tipleridir. Oysa Cengizkan (2019, 174), savaş sonrası dönemde, Weimar Cumhuriyeti Almanya’sında, ucuz ve sağlıklı, yaşam kalitesini geliştiren (modern) konut konusunda, Mies van der Rohe başkanlığında kalabalık bir mimar topluluğu tarafından, çok ilginç arayışların, tartışmaların, çalışmaların ve sergilerin gerçekleşmekte olduğunu belirtmektedir. Belki konut konusundaki modern öneriler ile Ankara’nın ve Ankara’da oluşan yeni nüfusun beklentileri arasında, büyük bir uçurum olacağı düşünülmüştür. Gelenek veya sınıfsal körlük, burjuvazinin beklentilerine, bahçeli aile/memur evlerine yönelmeyi gerektirmiş olabilir. Bununla birlikte, kamulaştırma, tip proje, konut kooperatifçiliği vb. gibi bazı modern araçlar da yaygın bir biçimde kullanılmıştır.

Tablonun geliştirilmesi ve daha ayrıntılı incelenmesi ile (belki her bina ilgili görsel dokümanın eklenmesi) hem Ankara’nın mekansal ve fiziksel gelişmesi, hem de Ankara ve Cumhuriyet Türkiye’sinin Cumhuriyet’in ilk yıllarda, modernleşeme ideolojisini nasıl anlamakta ve somut olarak kurmakta olduğu hakkında, çok daha fazla açıklama ve hipotez oluşturmak mümkün olabilir. Ancak şimdilik, bu kadar açıklama ile yetinilecektir.

Son sözler

Ankara ve Ankaralılar, 1920-1930 arasında, kendisi için karar verebilen bir şehir olmaktan yavaş yavaş uzaklaştı. 1927’ye gelindiğinde, Ankara’nın nüfusu, 1920 nüfusunun yaklaşık 3 katı kadar olmuştu ve eski Ankaralılar, artık bu kentte, oransal olarak azaldılar ve giderek küçük bir azınlık olmaya başladılar.

Dönemin sonuna ve Jansen Planı’nın uygulamaya başlamasına doğru kentin yönetimi de yöneten isimler değişmese de giderek belediyeden devlete doğru geçmeye başladı ve bu tarihten sonrasında belediye ile devlet, nerdeyse aynılaştı. Bundan sonra, uzunca bir dönem, kent hakkındaki kararları devlet verdi, finanse etti ve uygulanmasını sağladı.

Sonuç olarak Ankara kenti, hızla “modern” bir kente dönüştü. Ancak bu modernite:

  • Sınıfsal özellikleri olan bir moderniteydi ve kent, bazı sınıflar için “modern” olurken yoksul olan sınıflar, bu moderniteden dışlandı.
  • Bu modernite, ayrıca, milliyetçi bir modernite idi. “Modern” kavramında yer alan evrensellik ve bütün dünya ile aynı çatı altında bütünleşmek ile milliyetçilik yaklaşımları arasındaki çatışma, hep sürdü ve evrensellik, genellikle batıcılık/Avrupalılık olarak algılandı.
  • Modernite, kendi öncesi ile yani gelenek ve Osmanlı klasiği ile ilk yıllardaki bazı kararsızlık ve belirsizlik yılları dışında, genellikle mücadele içinde oldu. Ama bu mücadele genellikle tavizsiz, zorlayıcı, otoriter ve sert bir mücadeleydi ve bazı durumlarda, “modern” şiddete dayalı olarak kabul ettiriliyordu.

Başkent olması için Ankara, bir kent olarak sahip olduğu donanımlar ve nitelikler nedeniyle seçilmedi. Yeni bir ülkenin kurulması sırasındaki köktenci meydan okumanın yapılabileceği bir yer olarak seçildi. Ankara’nın bir kent olarak bütün yetersizlikleri de, nerdeyse boş bir tual seçer gibi, köktenci yenilikçiliğin neler yapabileceğini, net bir biçimde göstermesi için, yeğlenmiş gibiydi. Hiç yoktan/sıfırdan, yeni ideolojinin/yeni yaklaşımın kentinin, tutarlı ve bütüncül bir biçimde (modern olarak) yaratılabileceği bir yer...

Başkent olarak, Anadolu’da/İstanbul’dan “başka bir merkez” seçilmesi/yaratılması ile ilgili tartışmanın yeniden güçlenmesi, 1918’de dağılan Meclisi Mebusan’ın yeniden açılmasından önce, meclisin toplantı yerinin İstanbul olmaması gereği ve alternatiflerin nereler olacağı üzerine yapılmaktaydı. (Mustafa Kemal bunun için hem İstanbul’daki hükümeti, hem de “Ulusal Örgüt”ün İstanbul’daki üyelerini ikna etmek durumundaydı, ama bunu başaramadı.) Meclisi Mebusan, 12 Ocak 1920’de İstanbul’da açıldı.

Ankara’nın 1923 yılında başkent olması, meclisin Ankara’ya taşınmış veya burada yeniden açılmış olması nedeniyledir ve kent için çok kökten değişikliklere yol açan bir karardır. Ancak meclisin Ankara’ya gelmesi, kesin bir karar olmaktan çok, Heyeti Temsiliye’nin (ya da Mustafa Kemal’in) Ankara’da bulunması nedeniyledir. Ankara’ya taşınma kararı, geniş bir biçimde tartışılmış olmamakla birlikte çok acil bir karar gerektiği için, benimsenmiştir, bununla birlikte, kalıcılığı konusunda belirsizlikler vardır.

Ankara’nın meclisin bulunacağı yer ya da başkent olması için, önce hızla alınmış de-facto bir karar, sonra da giderek belirli bir seçim (daha çok Mustafa Kemal ve yakın çevresine ait bir seçim) ile kesinliğe kavuşmuş bir durum olduğu, söylenebilir. Başken seçilme ile ilgili yasanın meclisten çıkması sırasında, yapılan tartışma çok azdır ve bir tartışmanın istenmediği de, açıktır. Büyük bir olasılıkla karar daha önce Halk Fırkası içinde alınmış ve tartışmasız bir kabul istendiği belirtilmiştir.

Ankara kendi iradesiyle, küçük bir grup Ankaralı ile başlattığı, sonra bir çığ gibi büyüyen ve kendi iradesini de aşan değişmelerle karşılaşmış, ancak buna karşı çıkmamış, uyum sağlamayı yeğlemiş bir kent olarak görülebilir.

1920-1930 arasındaki 10 yıl boyunca, en çok, rant konusundaki beklentilerinin kendi düş gücünün bile ötesinde bir çıkar sağlayacak olduğunun idraki, yerli Ankaralılar için giderek sönümlenirken, dışarıdan Ankara’ya akmaya başlayan nüfus tarafından devralınmış ve büyütülerek sürdürülmüştür. Ankara’daki büyük gelişme, kendisinden kaynaklanan bir nedenle değil, Cumhuriyet’in yeni yönetim/yenileşme anlayışının somut bir aktörü olmak ya da sahnesini süslemek için seçilmesinden ötürü olmuştur. Cumhuriyet ve Ankara, ihtiraslı bir modernleşeme içine girmiştir, ama bu moderniteyi, yeni göçmen Ankaralıların, kente ve modernleşme projesine içtenlikle sahip çıkmaları nedeniyle, başarabilmiş ve yaklaşık 1990’lara kadar sürdürmüştür. Ancak sonrasında kentte, şiddetli bir rövanşizmin modern mirası yıkması ve kenti kimliksizleştirme çabalarını önleyecek bir güç kalmamıştır…

Yukarıdaki tartışma, Ankara’nın sadece dışsal tezlerle geliştiğini ve değiştiğini biçiminde yorumlanmalıdır. Bu çığ gibi büyüyerek gelişen gelişmenin başlatıcısı meclis olabilir. Meclisin 1920’de Ankara’ya gelişi de, konjonktürel bir durum nedeniyle olabilir. Ancak bütün gelişmeyi sadece bu rastlantı ya da dışsal bir irade ile açıklamak yeterli olmayacaktır. Ankaralıların (ya da o günlerin Ankara’sında, ekonomik-politik erk sahibi olanların) çabalarının ve sonra buna eklemlenen ve giderek yerli Ankaralıları aşan ve kente sahip çıkan göçmenlerin, samimi ve giderek sadece ranttan ibaret olmayan çabalarının yenilikçi-devrimci ve modernleştirici bir karakter kazanmasını da, bu ilk açıklama grubuna eklemek gerekir.

Ankara’nın modernleşmesinden kamusal bir yarar oluştu. Kent, hızla büyümekte olduğu bir dönemde, çok ihtiyacı olan planlı bir gelecek öngörüsü elde etti ve bunu kısmen uygulayarak kentin düzgün gelişmesini, büyük ölçüde elde etti. Ancak bu plan ve plan uygulamaları, öngörüleri ve temel sorunlara yaklaşımı ve gerçekleşme bakımından:

  • Konut konusunda, kendi çağının gerisinde bir öngörü geliştirdi ve küçük parsellerde, bahçe içinde tek ya da iki katlı bağımsız konutlar öngördü, ayrıca yoksullar için öngörülmüş olan konut alanları da (“amele mahallesi”) hiçbir zaman gerçekleştirilmedi. Spekülatif rant elde etme çabalarını engelleyemedi, hatta yer yer, bunun artmasına neden oldu.
  • İdeolojik olarak, planlı bir gelişmenin, oldukça despotik ve otoriter, demokrasiden uzak ve radikal bir devrimciliğin aracı olduğu türünde bir izlenim yarattı. [Ancak haksızlık etmemek için, o dönemde, planlamanın sadece uzmanlar ve kısmen de politikacılar eliyle, daha umutsuz durumlarda da sermaye sahibi gruplar için geliştirilmiş bir araç olduğu düşüncesi, bütün dünyada çok yaygın olarak kabul edilmişti. Avrupa’daki bazı sosyal demokrat belediyelerin uygulamaları da uzman (ama sosyalist ve ya sosyal demokrat uzman) ağırlıklıydı.]
  • Kültürel olarak, kentin ve kentlileşmenin gelişmesinde seçkinci bir burjuva anlayışı egemen oldu. Ankara’da özellikle müzik, tiyatro, opera, resim, heykel ve mimarlık alanlarında, büyük ve devrimci bir atılım sağlandı, ama bu seçkinci, burjuva sınıfının yaratılmasına ve desteklenmesine yönelik devlet egemen ve devletin kalkınma/ gelişme ideolojisine uygun bir atılımcılık olduğu için, hem sürdürülemedi, hem de hiçbir tartışmaya yer vermediği için, karşıtı muhafazakarların da gelişememesine ve salt “rövanşist”/ intikamcı bir hırs içinde, niteliksiz ve değersiz ürünler vermeye yönelmesine neden oldu. [Bunun örneklerini, popülist/ popüler/pop müzik ve tiyatro, müteahhit (”laz”) mimarisi vb. gibi örneklerde, yaygın bir biçimde görüyoruz.]

Bu durumda, “post- modern” anlayışın oluşmasından önce, modernitenin (sadece Ankara’da değil, bütün ülkede) karşılıklı ve hoşgörülü tartışmalarla değil, çatışmalı ve küçümseme dolu bir üslup içinde bir ilişki olmasından ötürü, özgün sentezler değil, kısmen yozlaşmış ve değeri tartışılabilir melezleşmeler doğduğu söylenebilir. Arabesk, apartman mimarisi, vb. türü ürünler, bir bakıma bu durumun örnekleri sayılabilir.

Bununla birlikte, Ankara’da, edebiyattaki modern ise, belki köprüleri yıkmamaya özen göstererek (hatta yeni köprüler düşleyerek) toplumun bütün kesimlerinden ve yoksullardan, kırsal insanlardan ve folklordan/yerel olarak e değmemiş-saklanabilmiş toplumsal ve insani değerlerden, en fazla yararlanabilen bir modern kurma arayışını, bağımsız bir tutumla geliştirebildi.

1920-1930 arasında kurulmaya başlayan yeni Ankara’nın inşası, sert ver seçkinci modernite anlayışının ve spekülatif rant arayışlarının özelliklerini, niteliğini/ yüzünü yansıtan (1950’lere kadar oldukça kibirli) bir kent olarak gelişti. Post-modern çağda ise, bu karmaşa ve rövanşizm, en dramatik örneklerini, Melih Gökçek döneminde, çok kaba ve yıkıcı bir biçimde verdi.

Kaynakça

  • Aslanoğlu İnci (2001) Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı, Mimarlık Fakültesi Yayınları 
  • Atay Falih Rıfkı (1969), Çankaya Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar, Doğan Kardeş Matbaacılık, İstanbul
  • Bayraktar Nuray et.al. (2014), Sivil Mimari Bellek Ankara 1930-1980 Sergi Kataloğu, VEKAM, Ankara
  • Birinci Ali hz. (2009), Refik Halit Karay Ankara, İnkılap Kitapevi, İstanbul
  • Cengizkan Ali - N. Müge Cengizkan (2019), Bir Şehir Kurmak Ankara 1923-1933, VEKAM, Ankara 
  • Cengizkan Ali (2004), Ankara’nın İlk Planı 1924-25 Lörcher Planı, Ankara Enstitüsü Vakfı-Arkadaş Yayıncılık, Ankara
  • Dinçer Güven (2014), Anafartalar Caddesinin Öyküsü, İdealkent 11, ss 36-60
  • Emiroğlu K. Yüksel A. Türkoğlu Ö. Coşkun E. hz. (1995), Ankara Vilayeti Salname-i Resmisi 1325 1907, Ankara Enstitüsü Vakfı Yayınları, Ankara
  • Suavi A. Emiroğlu K. Türkoğlu Ö. Özsoy E. D (2005), Küçük Asya’nın Bin Yüzü Ankara, Dost Kitapevi, Ankara
  • Şimşir N. Bilal (206), Ankara Ankara Bir Başkentin Doğuşu, Bilgi Yayınevi, Ankara

Ek-1 için Kaynakça:

  • Aslanoğlu İnci (2001) Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı, Mimarlık Fakültesi Yayınları, kamu yapıları ve büyük programlı yapılar için: ss 109-114 ve konut/ sivil konut mimarisi (ruhsatsız gelişmeler için: ss 302-304. (Tabloda yanında hangi kaynaktan elde edildiğine dair ek bir kaynak bilgi olmayan her açıklama, İnci Aslanoğlu adı belirtilen kaynağından alınmış, yanına not konulmamıştır; ancak, sf. numarası belirtilerek, yukarıdaki sayfaların dışında çeşitli sayfalardan derlenen notlar, tablo içinde, İA kısaltmasıyla, sayfa numarası verilerek, belirtilmiştir).)
  • Bayraktar Nuray et.al. (2014), Sivil Mimari Bellek Ankara 1930-1980, Sergi Kataloğu, VEKAM, Ankara
  • Cengizkan Ali - N. Müge Cengizkan (2019), Bir Şehir Kurmak Ankara 1923-1933, VEKAM, Ankara (tablo içinde AC kısaltmasıyla belirtilmiştir)
  • Dinçer Güven (2014), Anafartalar Caddesinin Öyküsü, İdealkent 11, 36-60)

[1] Sınıf ile ilgili tanımlar, genellikle (ya da hepsi diyebileceğimiz kadar büyük bir kısmı) erkek çalışanları, ya da erkek bireyi dikkate alarak yapılmış tanımlar. Kadınlar, eğer bir iş yerinde çalışıyorlarsa, sınıfla ilgili tanım onların konumunu daha iyi tanımlıyor, ancak “ev içi emek” ve çalışma, genellikle sınıf tanımları bakımından göz önüne alınmayan bir emek türü. Sınıfı, daha çok erkek birey ve onun emek piyasasındaki ya da toplumsal ilişkilerdeki iktidar pozisyonu veya konumu itibarıyla yapılıyor, bütün ailesinin sınıfını da belirleyen bir öge olarak ele alınıyor. Ancak eğer kadınları da tam olarak dikkate alan bir sınıf tanımı geliştirilebilirse, aynı ailedeki kadın ve erkek bireyin farklı sınıflarda olabileceğini saptamak mümkün olacaktır.

 

[2] Mütarekeden sonra, Ankara’da bir süre, Fransız ve İngiliz askerleri bulunmuşlardır. Cebeci’de bir İngiliz Karakolu bulunduğu da, birçok anıda geçmektedir. İstanbul yanlısı olduğu için daha sonra Ankaralıların istemediği Vali Muhittin Paşa döneminde, Ankara’daki İngilizlerin başvurusu üzerine, 1915 Ermeni Tehciri ile ilgili olarak Ankara’dan 97 kişi tutuklandı ve İstanbul’a gönderildi. Divan-ı Harp’te yargılanmak üzere gönderilen isimler arasında, Kınacızade Şakir, Attar Sadullah, Bulgur Mehmet, Hacı Bayram Şeyhi Şemsettin, Haniflerin Mehmet isimleri de bulunuyordu. Ancak gönderilenler, yargılanmadan, kaçıp Ankara’ya geri dönmüşlerdir (Aydın 2005,340). Ankaralıların İngiliz karşıtlığında ve anti-emperyalizminde, bu olayın payı olduğu düşünülebilir. Ayrıca, lisedeki isimleri tam olarak bilmemekle birlikte, Şimşir’de yer alan (2006, 174) Heyet-i Temsiliye’yi Karşılama Kurulu’nda yer alan isimlerden bazıları (Kınacızade Şakir, Hanifzade Mehmet), yukarıdaki listede de yer almaktadır. Ankaralıların mütareke zamanında geri dönen ve evlerini/ mülklerinin peşine düşen Ermenileri de, hoş karşılamadıklarını ve onları emperyalizm işbirlikçisi saldırganlar gibi gördüklerini de biliyoruz. Aydın, Ankara vilayetinden tehcir edilen 80.000 veya 60.000 Ermeni’den 3.124 kadarının, mütareke döneminde Ankara’ya döndüğünü bildirmektedir (2005, 339).

 

All Posts
×

Almost done…

We just sent you an email. Please click the link in the email to confirm your subscription!

OK