Return to site

Ankara Kent Belleği Üzerine Serbest Düşünceler

Hakan Kildokum

22 Mayıs 2017

“Ankara, sanki uzayda bir şehir kuruluyor gibi çizilmiş, planlanmış ve etrafından soyutlanmıştır. Ankara bir kültürdür, Ankara bir anlayıştır, bir bağımsızlık anlayışıdır…Ankara herhangi bir kent değildir. Ankara başka bir yapıdır, ama Ankara’yı çizerken, Ankara’yı planlarken plancılar eski Ankara’yı yok ediyor”

Kent ve bellek kelimelerinin bir araya getirilmesi ile oluşturulan çok disiplinli, çok boyutlu, karmaşık ve nihayetinde sosyolojik temelleri ağır basan bir kavram “kent belleği”. Kendisini oluşturan kelimelerin ifade ettiği olgular nedeniyle; mimarlıktan kent planlamasına, felsefeden sosyolojiye, psikoloji ve nörolojik bilimlere, kültür ve sanatın her dalından edebiyata, antropolojiden tarihe ve nihayetinde siyaset alanına kadar ulaşan geniş bir disiplinler arası çalışma alanıdır söz konusu olan.

Bunca bilimsel ve estetik alanın ilişkilendirilebildiği bir kavramın teorik bileşkesinin oluşturularak, sınırlarının çizilmesi ve uygulamaya dönük bir çerçeve ile bağının kurulabilmesi, başlı başına bir disiplin ciddiyeti ile konuya yaklaşmayı ve uğraşıyı gerektirmektedir. Diğer taraftan, bu kavramın her bir ilişkili disiplin açısından ayrı ayrı değerlendirilerek ele alınması ve sonuçlara ulaşılması da mümkündür elbet. Ancak bu durumda da karşımıza kent belleği kavramı ile çağrışım oluşturan pek çok kavram çıkmaktadır. Örneğin, “kültürel bellek” kavramı üzerinden antropologlar ve etnologlar, “toplumsal bellek” kavramı üzerinden sosyologlar, “sosyal bellek” kavramı üzerinden psikologlar benzer konuları inceleyebilmektedirler. Ayrıca konunun bireyden toplumsala ve giderek kent üzerinden mekânsal bir boyuta çekilmesinin bir süreç gerektirdiği düşünüldüğünde, bellek aktarım mekanizmalarının nasıl işleyeceğinden bahsetmek ve bu durumda da iletişim alanının ve tarihin konusu olan yazılı-sözlü-görsel aktarım ile bunların kaynakları ve bu kaynakların geçerliliği konularına da dahil olmak gerekmektedir. Kent belleği kavramının toplumsal boyutta ele alınması ise, siyasi kurumlar, katılım ve karar alma yöntemleri ile de ilintilidir kaçınılmaz olarak.

Kent Belleğini Algılamak

Bu disiplinler arası yoğun alış veriş arasından sıyrılarak nispeten sakin bir patikada yol alabilmek adına, temel bir soruya yanıt arayarak adım atmak yararlı olabilecektir. Böylece bireysel bir kavram olan belleğin toplumsal ve giderek mekânsal bir karşılığının olup olmadığının ve var ise de nasıl olabileceğinin sorgulanması ile işe başlanılabilir. Bu sorgulama yapılırken birey-toplum ilişkisi ve toplumsal aidiyet olgusu üzerinden hareket edilebilir. İnsanın sosyal bir varlık olduğu ön kabulünden hareketle, kendisini herhangi bir toplumun ya da toplum içerisindeki bir topluluğun üyesi olarak konumlandıran bireyin ait olduğunu hissettiği topluluğun diğer üyelerini oluşturan bireyler ile birlikte yaşadığı, şahit olduğu olaylar karşısında vermiş olduğu ortak tepkilerin neden olduğu yine ortak duygular artık bireyin sadece kendi belleğinin bir parçası değil topluluğun diğer üyeleri ile birlikte ortak bir belleğin de parçası olacaktır. Bu noktada belleğe kaydedilen anlık bir şeyin, durumun nasıl süreklilik kazanarak korunacağı ve ileriye taşınacağı düşünüldüğünde ise “hatırlama” kavramı akla gelmektedir. Bireysel belleğe kaydedilen anlık olan bitenin gerektiğinde tekrar hatırlanabilmesi o kaydın yapıldığı anda bir şeye tutunabilmesine, bir şeyle ilişkilendirilebilmesine bağlıdır (Depeli, 2011). Bu demir atılan şey, somut ya da soyut (zihinsel) bir varlık olabilecektir. Bu noktadan itibaren bireyin belleğine kaydedilen bir olayın aynı zamanda onun ait olduğunu kabul ettiği topluluğun ya da topluluklardan birisinin diğer üyelerinin de belleklerine ortaklaşa kaydedilebileceğini düşündüğümüzde, bu ortak belleğin de tutunabileceği ve kaydedilenlerin gerektiğinde geri çağrılarak hatırlanmasına aracı olabilecek varlıklardan bahsetmek mümkündür. Bu durumu örnekle açıklamak gerekirse; bir spor kulübünün sempatizanlarının oluşturduğu taraftarlar topluluğunun ortaklaşa belleğine kaydedilen galibiyetlerin birlikte hatırlanmalarını sağlayacak çıpanın, o ekibin forma renklerinden tutun da kulüp amblemine, galibiyetin gerçekleştiği tarihe ve giderek o ekibin performansını sergilediği yere ve bulunduğu kente kadar varan soyut ve mekânsal somut varlıklara uzanabileceği görülmektedir. Bu hayattan verilen örneği ilerlettiğimizde bir kentin hemşerisi olmaktan, bir milletin, bir ulusun ortak kimliğine ya da bir ülkenin vatandaşlığına, giderek gezegenin bir unsuru olmaya kadar ulaşmak ve hayal gücümüz, yaratıcılığımız ölçüsünde konumlandırmayı mikro ölçekten makro ölçeğe sınırsız gezdirmek mümkündür.

Tüm bu açıklama ve örneklerden hareketle, kendisini bir kente ait hisseden bireylerin varlığı düşünüldüğünde, “kent belleği” gerçeğinden de bahsetmek yerinde bir tespit olacaktır. Burada sözü edilen bellek, aynı kent sınırları içinde yaşarken kaçınılmaz olarak ortak duygulara sahip olunabileceği, kentin bir köşesinde meydana gelen bir olaya karşı ortak tepkilerin verilebileceği kabulüne dayanmaktadır. Ancak burada vurgulanması gereken önemli bir nokta da, bir kentte ortak yaşam sürenlerin olası ortak belleklerinin sadece o kentte ve o kentin somut mekânsal ya da o kente ait soyut çıpalara tutunmadığı, daha başka alt ve/veya üst aidiyetlerle birlikte var olduğu gerçeğidir. Özellikle kırdan kente göçün yoğun yaşandığı ülkeler açısından söz konusu olan belirgin aidiyetler “kentleşme” den ayrı bir kavramla açıklanan “kentlileşme” aşamasındaki kır kökenli insana özgüdür. Kentlileşme sürecinde insanda ekonomik ve sosyal olmak üzere iki yönden değişim olduğu ileri sürülmektedir. Ekonomik açıdan kentlileşme, geçimin bütünüyle kentte veya kente özgü işlerle sağlanması, sosyal açıdan kentleşme ise kır kökenli insanın çeşitli konularda kente özgü tavır ve davranış biçimlerini, değer yargılarının benimsenmesi olarak ifade edilmektedir. Gerçekte köylü ve kentli olma arasında bir geçiş döneminde olan kentlileşen insan için bu her iki değişim boyutu hem kente hem de kıra ilişkin olmak üzere ikili haldedir. Bu geçiş insanı ancak kırsal özelliklerinden sıyrılarak kent insanı olmaya doğru yaklaştıkça her iki insan tipinin özelliklerini göstermekten de sıyrılarak kentli insana doğru yaklaşır (Kartal,1983). Ancak bu genel tanımlamanın bir şablon oluşturmayacağı, kentlileşme tanımının kendisinin bir süreci ifade ettiği açıktır. Üstelik kentlileşmekte olan geçiş insanının ekonomik açıdan kentlileşmesi ile sosyal açıdan kentlileşmesinin birbirine paralel gelişeceğini ileri sürmek de pek doğru olmayacaktır. Buna karşılık ekonomik açıdan kentlileşmenin yine genel ekonomideki değişime bağlı ve fakat tanım gereği sosyal açıdan kentlileşmeye göre daha hızlı ilerleyebileceğini öne sürmek daha gerçekçi görünmektedir. Bu teze dayanarak, hızla büyüyen bir kentin fiziki alt yapı gereksinimleri dikkate alındığında kent belleğini oluşturabilecek somut mekânsal ya da soyut çıpalarını oluşturup koruması başlı başına bir sorun iken bu kente akan yığınların sosyal açıdan kentlileşmelerinin gecikmesinin kent belleği üzerine etkisinin katlanacağını ileri sürmek de yanlış olmayacaktır.

Yukarıda toplumsal üretim biçiminin tarımdan ayrılarak sanayi ve hizmet sektörlerine kaymasının bir sonucu olarak kent sayısının artması var olanların da giderek büyümesi ve yoğunlaşması anlamındaki kentleşmenin dayattığı kentlileşme sürecinin kent belleği üzerinde olası etkisi sosyolojik boyutu ile ifade edilmiştir. Bununla birlikte, bu etkinin bir sonucu olarak kent belleğine yönelik siyasi karar vericilerin müdahalesi her zaman söz konusudur. Üstelik bu müdahaleler zaman zaman kent belleğini silecek boyutta radikal ve dramatik olabilmekte negatif belleğe ya da negatif hatırlamaya yol açabilmektedir.

Ankara’nın Belleği

Kırdan kente göçün dramatik biçimde yaşandığı Ankara aynı zamanda yeni kurulan Cumhuriyetin başkenti olarak ilan edildiğinde savaştan çıkmış ve merkez nüfusu 1914 sayımına göre Ermeni, Rum ve Yahudi Ankaralılarıyla 85 bin civarında olan bir yerleşim yeridir. Şehrin merkez nüfusu 1927 sayımına göre 70 bin, 1935 sayımına göre ise 120 bin, köy ve ilçeleriyle beraber 400 bin iken, günümüzde de artık köy nüfusu erimiş ve hemen hemen tamamı, genişleyen merkezde toplanmış 5,3 milyon nüfusa sahip yoğunluğu giderek artan bir mega kente dönüşmüştür. Gerçekten de ulus devlet inşası sürecinde ve Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren kentin çehresi hızlı bir dönüşüm ve yapılanma içindedir. Bugün halâ kentin merkezi konumunu sönümlenerek de olsa sürdüren ve yine kentin, merkezi ana damarı olan Atatürk Bulvarı’nın ortasından geçtiği Kızılay semti ve meydanı, adını tarihi Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nden dönüşen Türkiye Kızılay Cemiyeti’nin 1929 yılında inşa edilen merkez binasına atfen almıştır. Bu niteliği ile, kentin ana bulvarı olan Atatürk Bulvarı’na cepheli Kızılay Binası ve çevresini oluşturan park görünümlü bahçesi ile hemen karşısında konumlandırılan Güven Anıtı ve Parkı, planlı gelişen başkentin modern bir kamusal alanı olarak tasarlanan Kızılay Meydanı’nın ve dolayısıyla kent belleğinin simgesel yapılarını oluşturmaktadırlar. 1980’lere gelindiğinde ise kentin nüfusu 3 milyona yaklaşmış, bu yoğunluğun baskısı da kentin merkezine kadar kendisini göstermiştir. O yılları bir mimarın ağzından dinlemek öğretici olacaktır:
“Sıhhiye’de, Orduevi’nin hemen yanı ve karşısındaki yeşil alan ile (Zafer Meydanı) Kızılay’a ait park ve devamındaki Güven Parkı son derece geniş ve yeşil bir tretuvarla birbirine bağlıydı. Kızılay binası ve parkı hem bir geliş geçiş, hem de bir dinlenme alanıydı. Maden suyu ve sodası satılan büfesi çoğu Ankaralıların mutlaka hatırındadır. Gençlik yıllarıma doğru, Bulvarın ortalarında bir yerde tek başına bir bina yükseldi. (Mola Oteli) Hemen hemen aynı dönemlerde de Kızılay Binası’nın karşı köşesinde yer alan bina da (Uybadın Evi) yıkılarak yerine Gökdelen olarak anılan ve Ankaralıların hemen benimsediği bir yapı yükseldi… Zaman içinde Mola Oteli’nden başlayan, yıkım ve yeniden yapım süreci devam etti, bugün de sürüyor… Yaklaşık kırk sene boyunca aynı noktada hacmi gittikçe büyüyen üç ayrı yapı…Ve Ankara için gittikçe karşılanması zor kentsel sorunlar ve ihtiyaçlar...Şehir böylesine kılık değiştirirken,1980 baharına doğru bir akşam üzeri Kızılay Binası'nın çatı kiremitlerinin alındığını ve fiilen yıkım işleminin başladığını üzülerek gördüm. O yıllarda, Bulvar tarafı ve İzmir Caddesi yönündeki bütün yapılar neredeyse 30 m’lik kota kadar yükselmişti ve binanın yıkılması ile de bu yapıların arka cepheleri meydandan görünür bir hale geldi.”(Arkitera, 2007). Bu ses 1980 yılında yıkılan ve önceleri tarihi eser olarak koruma altında olan Kızılay Binası’nın yerini alan bugünkü Kızılay AVM Binası’nın mimarlarından Affan Yatman’a aittir. Ankara kent belleğinin asli simgelerinden olan ve 1930’lar öncesinden başlayarak şeklini alan Kızılay Meydanı, adını aldığı tarihi binanın yıkımı ile yerini alan rant tesisinin simgesel sürekliliği taşımayan özelliği ve çevresindeki parkların giderek yok olmaya mahkum hali ile bu simgeselliğini ve çıpa olma niteliğini neredeyse bütünüyle yitirmiştir. Ankara’nın mevcut nüfusunu oluşturan ve giderek çoğalan yığınların Ankaralı olmak gibi bir kent bilincine sahip olma kaygısı taşıdıklarını düşünmek de iyimserlik taşımaktadır. Büyümenin ve kentlileşmenin baskısına yenik düşen Ankara’nın kent kimliği ve belleğine dair mevcut olumsuz algının nedenleri düşünüldüğünde, bunun sadece yakın dönemin politik tercihlerinin bir sonucu olup olmadığını sorgulamak gerekmektedir. Eski bir Ankaralı olarak aynı zamanda hukukçu kimliği ile tanınan Güven Dinçer bu sorgulamaya şu tespiti yaparak katkı sağlıyor: “Ankara, sanki uzayda bir şehir kuruluyor gibi çizilmiş, planlanmış ve etrafından soyutlanmıştır. Ankara bir kültürdür, Ankara bir anlayıştır, bir bağımsızlık anlayışıdır…Ankara herhangi bir kent değildir. Ankara başka bir yapıdır, ama Ankara’yı çizerken, Ankara’yı planlarken plancılar eski Ankara’yı yok ediyor, herkes vuruyor dozeri kökünden kaldırıyor. Olmaz böyle bir şey, bugün aynı anlayış devam ediyor. Ankara’nın bir tarihi var. Orijinal bir kültürü var...”(Dinçer,1997). Bugün artık bir avuç kalan Ankara’nın yerlileri ise bu olan biteni büyük ölçüde seyrettiler. “Kökten Ankaralı” adlı öyküsünde Talip Apaydın, “Ben Angaralıyım. Doğma büyüme Angaralıyım” dedirttiği kahramanı belediye meclisi üyesi Ankaralı Hasan Bey’e bu durumu şöyle söyletir: “…ne kadar dirensek gitti Angara. Gelen yerleşti, gelen kapattı. Biz denizde kum gibi kaldık. Çalkalayıp yuttular bizi. Erittiler.” (Apaydın, 1981). Bu yılların Ankara’sının değişimini meşhur “Beş Şehir” adlı monografik eserinin Ankara ile ilgili bölümünde 1928 yılında şehre gelen Ahmet Hamdi Tanpınar da dile getirir: “Hakikatte şehir bir taraftan milli mücadeledeki sıkışık hayatına devam ediyor, bir taraftan da yeni baştan yapılıyordu. Her tarafta bir şantiye manzarası vardı. Hiç birinin üslûbu yanıbaşındakini tutmayan, çoğu mimari mecmualarından olduğu gibi nakledilmiş villâlarıyla, küçük memur mahalleleriyle yeni şehrin kurulduğu devirdi bu. Tek bir sokakta Riviera, İsviçre, İsveç Baviera ve Abdülhamid devri İstanbul’u ev ve köşklerini görmek mümkündü.” Tanpınar o devrin Ankara’sını anlatmayı sürdürür tüm romantizmi ile. Şehrin asırlar boyu uğradığı istilâlar, yangınlar ve yağmalar sonucunda geçmişten çok az eseri artık barındırdığını vurgular. Buna rağmen Türk kültürünün kendinden evvel gelmiş medeniyetlerle canlı bir şekilde rastgele karışmasının ve haşır neşir olmasının pek az örneğinden birisi olarak niteler Ankara’yı, eski yapılardan örneklerle.

Toplumların değişimi ve gelişmeleri elbette kaçınılmazdır. Ancak bunun geçmişten geleceğe bir sürekliliği ifade eden ve toplumsal kimliğin anahtarı olan kentsel kimliği ve belleği tahrip ederek gerçekleşmesi bir kader değildir elbette. Bunun hatıra gelen en dramatik örneği savaşta bombardımanla tamamen yerle bir olan Berlin’dir. Savaş sonrasında kent yeniden inşa edilirken bir taraftan yıkılan binalar anıtsal değere sahip olanlar da dahil olmak üzere onarılmış diğer taraftan da kentin, toplumun gereksinimlerine cevap verecek nitelikte modern anlayışla gelişmesi planlanmıştır. Bu arada otuz yılı aşkın süre fiilen bir duvarla ikiye bölünen kentin, duvarın yıkılması ile tekrar birleşmesi de kentin orijinal ruhunun korunmasına zarar vermemiştir. Üstelik tüm bu gelişim sürecinde ülkenin ve kentin korkunç dramlara sahne olan politik geçmişi de dışlanmayarak hiç unutulmamak ve sürekli günah çıkarırcasına hesaplaşmak ve geleceğe taşınmak üzere müzeler ve anıtlarla kentin belleğine sabitlenmiştir.

Konuya dair baştan bu yana yazıya dökülenleri toparlayarak bir sonuca ulaştırmak ne denli mümkündür bilinmez ama kent belleği konusunu Ankara özelinde noktalamak adına kentin geçmişinin izlerini taşıyan pek çok simge yapısı ve kültürü için; Kızılay Binası ve Meydanı için, tarihi Taşhan için, Kızılbey Türbesi için, Ankara’nın dereleri için, Ankara Keçisi için, sof dokumaları ve kültürü için, Vank Manastırı için, Karaoğlan Çarşısı için ve Ankara’nın Ermenileri için artık çok geç kalındığını belirtmek gerekmektedir. Bugün bir kent müzesine dahi sahip olmayan Ankara, yukarıda aktarılan kaynaklarda özetlenmeye çalışılan nedenlerle yapay bir kimliğe sahip olmaktan, bir kimliğinin olup olmadığına kadar tartışmaya açık bir kent niteliğindedir. Bu haliyle de ancak sürdürülebilir bir kent belleği oluşturamama örneği sergilemektedir. Belki ulaşılan bu sonuç da başlı başına anlamlı olarak yorumlanabilir, kim bilir?

KAYNAKLAR

DEPELİ, Gülsüm, (2011) “Kültürel Bellek: Hatırlayış ve Unutuş”, Hafıza Çalıştayı, Nesin Matematik Köyü.

https://hafizacalistayi2011.files.wordpress.com/2011/11/kulturelbellek-gulsumdepeli.pdf,

DİNÇER, Güven, (1997), Ankara Nereye Paneli (Katılımcı), ANKARA ENSTİTÜSÜ VAKFI Yayınları:3.

KARTAL, S. Kemal (1983), Ekonomik ve Sosyal Yönleriyle Türkiye’de Kentlileşme, Ankara.

aragraph text here.

All Posts
×

Almost done…

We just sent you an email. Please click the link in the email to confirm your subscription!

OKSubscriptions powered by Strikingly