Return to site

Ankara Tabip Odası Başkanı Dr. Vedat Bulut ile Söyleştik

İnadına Barış, İlla da Halkın Sağlık Hakkı

Söyleşi: İbrahim Münevver, Mehmet Onur Yılmaz

Ankara Tabip Odası Başkanı Dr. Vedat Bulut’la birlikteyiz. Savaşın halk sağlığına zararlı olduğunu söyleyen; savaşın ve ölümün birçokları tarafından kutsandığı, milliyetçi hezeyanların arttığı şu olağandışı günlerde, bir kez daha insanlığın en büyük hasletlerinden biri olan barışı dillendiren tabipler adına Ankara Tabip Odası’na ve onun başkanı Vedat Hocaya hekimliği, dillendirdikleri barış talebinin hekimlikle ilgisini, şehir hastanelerini ve daha pek çok şeyi sorduk.

İlk sorumuz, savaşa karşı çıktıkları için iktidar ve yandaşların tarafından (adeta) cezalandırılmaları ile ilgili dolaylı bir soru. Hekimliğin doğasının barış istemekten geçtiğini söylediğiniz pek çok yerde. Savaştan nemalanan hekim olur mu?

“Tabiplerin savaştan nemalanması mümkün değildir, savaştan nemalananlar ancak savaş lordlarıdır, silah satıcılarıdır, oligarklardır, neo-con’lardır” diye sözlerine başlıyor. Tabiplerin ve tabip odalarının, halk sağlığını nasıl ve neden öncelediğini şöyle anlatıyor:

“Bizim kuruluş (6023 sayılı) yasamızın ilk satırlarında görevimiz, halk sağlığını korumak ve geliştirmek diye tanımlıdır. Bize daha önce de saldırılar oldu, halk sağlığına dönük görevimizi ortadan kaldırmak için çok üzerimize geldiler, yasayı değiştirmeye çalıştılar ama direndik, AYM kararlarıyla bu değişikliği iptal ettirdik. Görevlerimiz arasında 'halk sağlığını korumak ve geliştirmek' maddesi olduğunda, Kızılırmak’tan su verilerek bir şehrin sularının ya da çevresinin kirliliğinden, asbestli yapıların yıkımının zehirleyici etkisi nedeniyle yıkım kurallarının belirlenmesine varıncaya kadar, pek çok konuyu gündeme getirebilirsiniz.”

"Bizler ne cenaze levazımatçılarıyız ne de Kasparileriz, biz halk sağlığını önceleyen hekimleriz"

Halk Sağlığının Türkiye'deki öncüsü Nusret Fişek’ten, koruyucu hekimlikten, sağlık ocaklarından, sağlığa yatırım yapan sosyal devletin öneminden söz ediyor:

“Biz Nusret Fişek'ten biliriz ki, kronik hastalıkları tedavi etmek üzere, her birey için binlerce lira harcamak yerine, öncesinde çok daha az yatırımla çok daha büyük katkı sunulabilir. Hijyene önem vermekle, çeşmeden akan suyun sağlıklı olmasıyla, soluduğumuz havanın temiz olmasıyla, aşılama çalışmalarıyla pandemilerin ve salgın hastalıkların en baştan önlenmesi mümkündür. Biz önleyici (koruyucu) hekimliğe önem ve öncelik veriyoruz.”

Kapitalizmin halk sağlığına düşmanlığına getiriyor sözü:

“Ama eğer ranttan besleniyorsanız, Tabipler Birliği’nin özellikle halk sağlığını önceleyen görevlerini/yetkilerini kısıtlamak için üzerine gidersiniz. Vahşi kapitalizm, halk sağlığını önemsemez” diyor.

Kapatılan sağlık ocaklarından, suyunu, elektriğini, kirasını kendi ödeyen hekimin iyi yapılandırılmamış aile hekimliğine nasıl düştüğünü, halk sağlığı meselesinin ihmal edilmesi suretiyle sağlık hizmetlerinin nasıl ticarileştiğini, ilaç firmalarının devam eden haksız kazançlarının yanı sıra, "sağlıkta yeni yapılanma" gibi sunulan şehir hastanelerinin ne büyük haksız kazançlar doğuracağını anlatıyor, Dr. Vedat Bulut ve savaş karşıtı bildiri konusuna getiriyor sözü:

"Hekimler şehit, gazi gibi kutsanmış terimlerle iş yapmaz. Hekimler için sağlıklı insan vardır, tedaviye ihtiyaç duyan hasta/yaralı insan vardır. Hekimler hangi taraftan olursa olsun yaralı ya da hasta insanları tedavi etmeye çalışırlar"

“Savaş, halk sağlığını, elbette bozar” diyor. “Neden bozar; bir kere silahlar, insanları yaralar, öldürür. Sonra savaştan kaçmak için ülkelerden ülkelere göç eden insanlar, pek çok yeni hastalıkları getirir. Mesela Türkiye’de neredeyse 30-40 yıldır görülmeyen boğmaca gibi salgın hastalıkları yeniden görüyoruz” diyerek önleyici halk sağlığı çalışmalarının aldığı zararları anlatıyor ve sözü bombalarla, silahlarla ölen, öldürülen insanlara getiriyor:

“Şehit ya da gazi gibi kutsanmış terimlerle anılması, bu yaralanmaları ya da ölümleri yok edemez, ya da gizleyemez, değil mi” diye soruyor. “Hekimler bu kutsanmış terimlerle iş yapmaz. Hekimler için sağlıklı insan vardır, tedaviye ihtiyaç duyan hasta/yaralı insan vardır. Hekimler hangi taraftan olursa olsun yaralı ya da hasta insanları tedavi etmeye çalışırlar. Savaş hekimliğinde de bilinir: sizin sıhhiye çadırınıza gelmiş olan her hasta, 'düşman' da olsa fark etmez. Çünkü yeminimiz bunu gerektirir. Hekimler gittikleri her yerde, herkese hizmet götürmekle sorumludur. Hekimin görevi, elbette barış ve yaşamın kutsallığı üzerinedir.”

Hekim 'barışla gelen'dir

Yeryüzünde ilk bilinen hekimin Hipokrat olmadığını, 4700 yıl öncesinde Eski Mısır’da yaşamış olan İmhotep’in kayıtlı ilk hekim (ama aynı zamanda sanatçı, mimar ve mühendis) olduğunu öğreniyoruz. Adının anlamı da ‘barışla gelen’miş. Çünkü insanlara sağlık, huzur, iyilik, güzellik getirmeyi kendine görev edinmiş. Yani ilk hekim de, savaş karşıtıymış. Doktorumuz, tarihten devam ediyor. Tıpla alakası olmayan bizler için, hocayı dinlemek hem keyifli hem de öğretici. Vedat Hoca sözü Roma İmparatorluğu’nun sıhhiye sistemine getiriyor:

“…adına da Nozokomi demişler, bir tür sıhhiye eri yani. Hastane enfeksiyonları diye de anlattığımız, nozokomiyal enfeksiyonlar da, adını buradan almıştır”, O dönemlerde sıhhiye erleri, mikropları bilmiyorlar ama dokundukları açık yerlerde (yaralarda) bir iltihabın, enfeksiyonun başladığını biliyorlar. Dolayısıyla cerrahların antiseptik (mikropları kıracak) yöntemleri kullanmadan geçirdiği bu hastalığın nozokomiyal (sıhhiye erlerine ilişkin) bir hastalık olduğunu öğreniyoruz.”

Sonra da nozokomilerin bir alt sınıfı olan kasparileri anlatmaya başlıyor: “kollarında kırmızı bandaj olan sıhhiye askeriymişler. Böylelikle düşman askerleri de onların sıhhiyeci olduğunu bilir onlara saldırmazmış. Hekimlere/sıhhiyecilere daha o zamanlarda bile saygı duyulurmuş.

"Kaspariler 'immün' yani muaftılar” diyor; “vergiden ve askerlikten muaf tutulurlardı. Benim alanım olan immünoloji de aynı kökten gelir” diye de not düşüyor.

“Oysa şimdi Türkiye’de, hekimlere hem askerlik yaptırıyorlar bir de üstüne mecburi hizmet yüklüyorlar, verginin de alasını alıyorlar” diye mesajını vermekten de geri kalmıyor.

Tekrar Kasparilere, geri dönüyor: üç üzengili atlara binerlermiş, savaş meydanlarındaki yaralıların ayaklarını, atlarındaki 3. üzengiye yerleştirerek toplarlarmış. Her yaralı için bir altın lira alırlarmış. Düşman askerleri de kurtarılırmış, kurtarıldıktan sonra ya gladyatör ya da köle olurlarmış. Savaş bitip de barış zamanı uzun sürdüğünde, parasız kalırlar ve yeniden savaşların çıkması ve yaralı kurtarmak için, her yola başvururlarmış. “Tıpkı western filmlerindeki ellerini oğuşturarak ölümlerin olmasını bekleyen cenaze levazımatçıları gibi” diyor, Doktor ve ekliyor: “Bizler ne cenaze levazımatçılarıyız ne de Kasparileriz, biz halk sağlığını önceleyen hekimleriz” 

Savaşlara ve savaş kışkırtıcılığına karşı çıkan TTB dahil meslek odalarının ne tür baskılarla karşı karşıya kaldığını soruyoruz. Teker teker örneklendirerek anlatıyor:

“Türk Tabipleri Birliği örneğinde aslında rahatsız oldukları ‘Türk’ terimi değildir, ‘tabipler’dir ve tabiplerin ‘birlik’ olmasıdır… Tabiplere ihtiyaç yok zaten, sülükçüler var, hacamatçılar var… Tıpkı 14. Yüzyılda Avrupa’da olduğu gibi hekimlerden ziyade şarlatanların öne çıkarılması gibi, Türkiye’nin de yavaş yavaş yapısı değiştirilmek isteniyor, ‘yeni’ bir hafıza/yapı oluşturmak istiyorlar” diyerek, tespitini dile getiriyor.

TTB sadece basit sivil toplum örgütü değil, aynı zamanda kamu kurumu niteliğine sahip bir meslek örgütü. Hükümet neden TTB’yi susturmak istiyor?

“Gerek ilaç sanayi ile ilgili gerek sağlık sektörü ile ilgili bozuklukları gündeme getirdiğimiz için. Bu sektörden nemalanan bir grup şirket, oligark var. Müteahhitlik hizmetlerinden, savaş sanayine iktidarı da yanına alarak, hazine garantili milyarlarca dolarlık işler almaktalar. Bizim kamu kurumu niteliğimizden dolayı mesleki olarak bir nevi denetim görevimiz var. Bu görevimizi yapmamızı istemiyorlar. Örneğin bilgi ve belgelere erişemiyoruz, vermiyorlar. Aldıkları işlerdeki şartnameleri bile, 'ticari sır' diye gizliyorlar. Kamu ile ilgili alanlarda 'ticari sır' diyerek bir şeyler gizleniyorsa, orada yolsuzluk vardır. Bu ekipler karşılarında konuşan, halkı uyandıracak, yaptıkları yolsuzlukları belgeleyecek tabiplerin olmasını istemiyor.”

"Tıp Bayramındaki taleplerimizden birincisi sağlıkta şiddetin durdurulmasıydı. Sağlıkta şiddetle ilgili basın açıklaması yaparken şiddete uğradık! Üç arkadaşımız, milletvekillerinin hukuki uyarılarına rağmen, gözaltına alındı"

14 Mart Tıp Bayramında, diğer sağlık örgütleriyle birlikte taleplerinizi sıraladığınız basın bildirisini okuyan temsilcileriniz Ankara Numune Hastanesi önünde gözaltına alındı, polis şiddetine maruz kaldı. Aynı gün, aynı saatlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan Saray’da ‘doktorlara kalkan eller kırılsın’ diyerek size yönelen şiddeti lanetlemişti. O gün neler oldu?

“OHAL altında bile olsa herhangi bir demokratik ülkede, hele de 14 Mart Tıp Bayramı dolayısıyla sağlıkçıların basın açıklamasının, kamu huzurunu bozucu kabul edilmesi, üstelik talepleri arasında kapatılmasını istemedikleri bir hastanenin de olduğu bir hastane bahçesinde basın açıklamasına izin verilmemesi, anlaşılır bir durum değil.

Niçin Numune Hastanesinin bahçesi tercih edildi?

Biliyorsunuz: önümüzdeki bir yıl içinde Numune Hastanesi kapatılacak ve hekimler kurumlarının kapatılmasını istemiyorlar. Sağlık Bakanlığı’nın önünü tercih ederdik ama orada izin verilmiyor. Numune Hastanesi’nin bahçesinde böyle bir sıkıntı da yok! Sağlık çalışanları, kendi çalıştıkları hastanelerinin önünde açıklama yapamayacaklar da nerede yapacaklar? Herhangi bir gösteri de yapılmadı. Yüzlerce sorunumuz arasından sadece 4 tane talebimizi dillendirmek istedik.

Taleplerimizden birincisi sağlıkta şiddetin durdurulmasıydı. Sağlıkta şiddetle ilgili bir basın açıklaması yaparken şiddete uğradık! Üç arkadaşımız, milletvekillerinin hukuki uyarılarına rağmen, gözaltına alındı.”

Vedat Hoca, ikinci taleplerinin, fiili hizmet zammı olduğunu, 2014’ten bu yana Cumhurbaşkanı, üç ayrı sağlık bakanı ve müsteşarlar dahil, yıpranma paylarının ödeneceğine dair defalarca söz verdiklerini hatırlattı. Hekimlerin enfeksiyon hastalıkları, radyasyon, anestezi ya da sterilazyon amaçlı kimyasallar gibi birçok nedenden dolayı, başka mesleklerden daha fazla risk taşıdığını, hekimlerin yaşamlarının belirli bir döneminde (bazıları kalıcı olan) hasarlar oluşması ihtimalinin yüksek olduğunu; hekimlerin emekliliğine sayılacak bir şekilde bu risklerin tazmin edilmesi gerektiğini ifade etti.

“Üçüncü talebimiz de düşük maaşlı emekli hekimlerin maaşlarının iyileştirilmesiydi” dedi. Dördüncü taleplerinin de onca hekim açığına rağmen, çeşitli ayrımcı güvenlik bahaneleri ile atanamayan ve sayıları bini aşan hekimler ile ilgili problemler olduğunu söyledi ve bu ayrımcı politikaların toplumun birlikteliğini bozacağına dikkat çekti.

"Ankara'da şehir hastanaleri için bu kadar tantana, onca masraf, sadece fazladan 150 yatak için yapılıyor. 25 yıllığına Türkiye’nin geleceğini ipotek ediyorsunuz, olacak iş değil!"

Hocam bir de şu şehir hastaneleri mevzusunu açalım. Önümüzdeki dönemin sağlıkta en sıcak konularından biri de bu olacak. Şehir hastanelerine karşı bir kampanya yürütüyorsunuz. Bu konuyu biz yurttaşlar açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Şehir hastanelerinin hikayesi eski. Şimdiki Cumhurbaşkanımız daha Başbakanken şehrin uzağına daha büyük şehir hastanelerini yap-işlet-devret ile yapmayı planlayacak müteahhitlere, bir de üstüne Şişli Eftal Hastanesi’ni vermekten söz ediyordu, hatırlarsınız. Özeti budur: üst üste katlanmış kârlar var burada. Üçlü konsorsiyum olarak giriyorlar. Birisi inşaatı yapıyor. Biri sağlık hizmetlerini sürdürüyor, bir diğeri de, yeme/içme-otopark-yatak vb. gibi ek hizmetlere talip oluyor. Bu üçlü konsorsiyum, şehir hastaneleri işine kalkışırken yabancı bankalar dahil, kredilerle finanse ediliyorlar. Türkiye’nin uluslararası diplomasi alanında yaptığı yanlışlarından olsa gerek, son zamanlarda Türkiye’deki yatırımların geri dönmeyeceği korkusuyla bu kredilerden bazıları da aksadı.” diye anlatmaya başlıyor, Vedat Hoca. Tatlı tatlı da uyarıyor:

“Bunların birinin sadece sözleşme metninin hazırlanması için iki milyon lira ödeniyor. Üstelik bu hazırlığı yapan grubun FETÖ ile bağlantısı da biliniyor. Muhtemelen yine kandırıldık diyecekler yarın öbür gün” diyor ve devam ediyor: “Mesela Bilkent Hastanesi Projesi, 6 adet ödül almış. Ama ödüllerin hiçbiri iyi hastane projesi olduğu için değil, ya da iyi sağlık hizmeti verildiğine dair değil. En iyi finansal anlaşma olduğu iddiası ile alıyor bu ödülleri! Bir nevi, 'nasıl en iyi soyduk' ödülü, 10 milyar yatırıp nasıl 30 milyar döndürdük diye. Dolar bazında kredi maliyetleri % 5-6. Hesaplayın, en az 2 katı kâr var, hem de dolar bazında! Her taraftan kâr ediyorlar: bu 25-30 milyar doların dışında bakım onarım giderleri için de bir para ödenmesi söz konusu.

Ekstrapolasyon yaptığınızda bu rakamın 75 milyar dolarlara kadar yürümesi mümkün! İlk başta yaptığı 10 milyar dolarlık yatırımı, 25 yılda 7-8 katına taşıyacak başka bir yatırım örneği dünyada yok. Mali açıdan bu projeye ödül verilmesi gayet doğru olmuş; borçla yapıp en fazla nasıl para kazanılır ödülü…”

“Bitmedi” diyor, bir de üstüne diğer hastanelerden başka şehirlere büyük teçhizatların taşınması ile ilgili söküm, yeniden montaj ve kalibrasyon gibi maliyetlerin de eklenmesi gerektiğini, hatta bu maliyetlerin yüksekliği nedeniyle bir sürü ekipmanın hurdaya ayrılacağını anlatıyor. “Türkiye, devasa bir tıbbi alet çöplüğüne dönüşecek” diyor. “Zaten başka gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında, tıbbi alet yatırımlarında 3-5 kat daha fazla olacak bir biçimde kaynak israfı vardı” diye not düşüyor.

Şehir hastaneleri açıldığı takdirde, hastaların alacağı sağlık hizmeti açısından ne söylersiniz?

“Her şeyden önce bu hastanelerde (hem Bilkent ve hem de Etlik’te) hasta başına 380-390 m2 alan düşüyor. Uluslararası standartlar bu rakam 120-180 m2 olmalıydı" diyor. "Yani inşaat maliyetleri anlamında büyük bir zarar var, aslında. Sonra ısınma giderleri, bu metrekarenin çekilip çevrilmesi, bakımı gibi giderler, yükselecektir. Yine biz biliyoruz ki: optimum işletilebilecek hastane 200 ile 600 yatak arası olmalıdır. Bir hastanede 3600 yatağa çıktığınızda, yönetimde çok başlılık ve kaotik bir yapı olur.”

500 m çevresinde, herhangi bir alışveriş mekanı olmayacağı için (çünkü sözleşmeyle yasaklanmış durumda), hasta ve yakınlarının birçok ihtiyacı da, hastane içindeki AVM benzeri market/kantin türü yerlerden karşılanmak zorunda olacakmış. Dolayısıyla marketteki mal ve hizmetlerin çok daha pahalı satılacağına ve insanların mağdur olacaklarına dikkat çekiyor. Ulaşım sorununu anlatmaya başlıyor:

“Şehrin 2 yakasına sağlık hizmetlerini yığdığınızda, ulaşım ve ambulans hizmetleri aksayacaktır. Bir ambulans 5 - 7 dakikada sağlık merkezine ulaşabilmelidir” diyerek İngiltere’deki hastaneler arası uzaklıkların planlamasından örnekler veriyor ve ekliyor “Siz şimdi Mamak’a en yakın hastane olan Ankara Hastanesini, ki şu anda bile 25-30 dakikada ancak ulaşabiliyor, kapatacaksınız ve o hastanın Etlik ya da Bilkent’e gitmesini isteyeceksiniz. Herkesin kullandığı ana arterlerden bu hastanalere ulaşım, hiç de kolay olmayacak. İşte o zaman yeni yollar açmaya kalkacaksınız, ODTÜ arazisindeki ormana göz dikeceksiniz. Yetmeyecek yeni yeni başka yollar da açacaksınız”

% 70 doluluk oranına getiriyor sözü:

“% 70 doluluk oranı ile ilgili Bakan Bey bizi yalanladı, ama biz yatak sayısı üzerinden değil, ek sağlık hizmetlerini de katarak konuşuyoruz. Otopark işletmesi ya da çamaşır yıkama hizmeti ya da yeme-içme (catering) vb. gibi hizmetler için % 70’i doluymuş gibi parasını garanti edecek işletmeci, üstelik bu hizmet bedelleri de, şu andaki hastanelerin en az 2-3 katı olarak hesaplanacak.

Yataktaki doluluk oranını yakalamak için de şehir içindeki tüm hastaneleri kapatıyorlar! Aslında mevcut hastaneler kapatılınca, toplamda ancak 150 yatak kapasitesi artmış olacak Ankara’da. Yani Ankara'da şehir hastanaleri için onca tantana, bu kadar masraf, sadece fazladan 150 yatak için yapılıyor! 25 yıllığına Türkiye’nin geleceğini ipotek ediyorsunuz, olacak iş değil. Bir de üstüne bakım-onarım için ek paralar ödeyeceksiniz; 3-5 yıl içinde yeni teknolojiler çıkacak, yeni aletler alacaksınız. Sonra, halk sağlığını engellemeye çalışan lobileri de unutmamak lazım. Eğer siz bir yere 70 milyarlık bir harcama kalemi koyduysanız, o lobiler halk sağlığını engellemeye çalışan faaliyetlerini artıracaklardır. Ankara’daki şehir hastanelerine hasta sevkini artırmak için, Kırıkkale Hastanesi’nin bile, semt hastanesine dönüştürülmesi olasılığı var!" diyor.

Peki ya ulaşım diye sorduğunuzda da "hem satın alma hem de uçma maliyetlerini hesaba katmadan, "Uçan Ambulans"lardan söz ediyorlar!” diye açmazları sıralamaya devam ediyor. “Teleferikle bile hasta taşımaktan söz ediyorlar” diye de ekliyor. “Yani yolların tıkanacağını peşinen kabul ediyorlar aslında” diyoruz. “Evet” diyor, “altyapı plansız, her şey plansız. Atatürk Hastanesi oraya yapılmaya başlandığında, Bilkent semtinin nüfusunun100 bini geçeceği düşünülmemişti. Kanalizasyon altyapısı 40 bin nüfus için planlanmış. Yarın bir gün tamamlandığında sadece hastanenin yaratacağı günlük nüfus 50 bin olacak. Gerisini siz düşünün!"

Peki hekimleri, sağlık çalışanlarını hangi problemler bekliyor?

“Hekimlerin konsültasyonları uzayacak. Çağlayan Adliyesi’ni düşünün, orada çalışan hukukçular bir duruşmadan çıkıp diğer duruşmaya yetişebilmeleri için gerekli süre yarım saate kadar uzuyor. Çünkü çalışma alanı büyük. Yetişemezlerse duruşmayı kaçırıyorlar. Şimdi düşünün, bu hastanelerde 4 büyük kule var. Hekimin bir kuleden diğerine ulaşması ne kadar sürecek? Dolayısıyla konsültasyonlar aksayacak. Sonra çalışanlar muhtemelen azaltılacak, dolayısıyla iş yükü artacak. Sadece sağlık kısmında değil, taşeron işlerinde de bu böyle olacak. Kapitalizmin doğasında var, emeğe daha çok yüklenecek. Hizmetler tek merkezde toplandığı için, istihdam daralacak. Biz henüz görmedik ama bu büyük hastane modellerinin ABD, Almanya ve İngiltere’de çöktüğünü gördük, aslında. Onlar vazgeçmişken bize bu sistemin yeni gibi getirilmesi manidar."

Siz tabipler alternatif olarak ne öneriyorsunuz?

“En temelinde, 1. basamak sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi lazım. Böyle bir Aile Hekimliği sistemiyle olmaz. Amerika’nın yeniden keşfine gerek yok, halk sağlığı konusunda Nusret Fişek Hoca’nın modelinin güncellenerek hayata geçmesi lazım: Çok iyi kurgulanmış bir Sağlık Ocağı. Halk sağlığı için periferi çalışmalarının artırılması, yüksek ücretle çalıştırılan Aile Hekimleri. Yani Aile Hekimleri, uzmanlık yapmaya mecbur kalmış hekimlerden oluşmamalı. O dönemlerde, hekimler yüksek ücretlerle Türkiye’nin ücra köşelerine gitmeyi kabul ediyorlardı. Şimdi 12 Eylül darbe döneminden kalma bir mecburi hizmet sistemi var, Anayasanın ikamet ve dolaşım özgürlüğünü de ihlal eden bir sistem. İnsan haklarına da aykırı; sizi zorla şurada ve şu ücrete çalıştıracağız diyorsunuz. Olmaz. Yüksek ücretlerle sağlık ocaklarında görevlendirmek bir teşvik, çözüm olacaktır.

Ayrıca sağlık hizmetlerinde 1.basamaktan, 2.ye, 2. basamaktan 3. basamağa geçişte, iyi bir süzgece ihtiyacımız var. Hasta sevk zincirinin oturması lazım. Türkiye’de maalesef birden fazla doktor gezme olayı var. Dolayısıyla çok ciddi bir kaynak israfı, kayıp oluşmaktadır. Öyle bir sistem kurgulamanız lazım ki hasta en başta memnun olabilmeli ve en kısa yoldan tedaviye geçmelidir. Siz eğer siyasetçilerin yaptığı gibi sağlığı, pazardan mal alır gibi metalaştırırsanız, bu işi başaramazsınız.

3. olarak da, ilaç sektörünün düzenlenmesi lazım. İlaç etken maddelerini değerlendirecek bir ulusal laboratuvarımız hala yok. İlaçta etken maddenin ne kadar olduğunu bilemezsiniz. Böyle bir laboratuvarın olmaması, sağlık sektörü için düşünülemez! İlaç meselesi, güçlü lobi faaliyetlerinin etkisi altındadır, tüm dünyada” diye, sıralıyor ardı ardına.

Etken madde meselesi neden bu kadar önemli?

“Çünkü dozajı tutturup da, tedavi ettiğinizi sandığınız hastayı tedavi edemiyorsunuz. Türkiye'de bir kişinin yılda ortalama 8 kere polikliniğe gittiğini görüyoruz. Yani 80 milyonluk nüfusumuzla 640 milyon kere hastaneye gidiyor. Bir insanın sekiz kez hastaneye gitmesi iyi sağlık hizmeti aldğını değil iyileşemediğini gösterir. Oysa şaşkınlıkla izliyoruz ki: başvuruların çok olmasını, hizmetin de çok ve iyi verildiğinin kanıtı olarak sunanlar var! Oysa hasta 45 günde bir polikliniğe gidiyorsa bu tedavinin başarısızlığını gösterir. Bunun sebeplerinden birisi de örneğin aldığı antibiyotiğin işe yaramaması olabilir."

Dolayısıyla parasını verip aldığımız ilacın işe yarayıp yaramadığını da bilemiyoruz

“Evet, sadece ilacın ruhsatında yazana güveniyoruz. Oysa 2 farklı ülkede üretilen ve aynı miktarda etken madde olduğu iddia edilen eşdeğer ilaçlar arasında, büyük farklar olabiliyor. Bunun denetimini yapacak ulusal bir laboratuarımız yok, ne yazık ki! "Yerli ve milli" olmakla övünenlerin bundan hiç bahsetmemesi garip!"

Sohbetimiz keyifli akarken, zamanın nasıl geçtiğini görüyor bu kadarının bile sayfa sınırlarımızı zorlayacağını bilerek kayıtlı görüşmemizi sonlandırmaya karar veriyoruz ve sohbete off the record devam ediyoruz. Hükümetin TTB ile derdinin ne olduğunu biz anladık. Anladığımızı size de anlatabilmiş olmayı umuyoruz.

All Posts
×

Almost done…

We just sent you an email. Please click the link in the email to confirm your subscription!

OKSubscriptions powered by Strikingly