Return to site

Ankaralı Ermeniler

Hakan Kildokum

Ankara tarih ve kültürüne meraklı bir Ankaralı olarak giriştiğim bir yöre tarihi taraması çabası olarak İstanos-Zir-Yenikent konulu bir yazı kaleme almıştım epey zaman önce. Şöyle bitirmişim yazıyı; "Son söz: Tarihte olanları bugünün algıları üzerinden tayin etmek gibi bir hataya düşmemeye özenle birlikte, Ankara’nın tarihinde ekonomisiyle de belirgin yer tutan bir yerleşim yeri olan İstanos’un olduğu kadar tarihte ki Ankara’nın tüm sosyolojik yapısıyla ve kültürüyle tanınıp, bilinir kılınması Ankaralıların ve ilgili herkesin boynunun borcudur sanırım. 1

Ancak konu aklımda takılı durduğundan, o tarihten beri elime geçen kaynakları bir kenara atmaya devam etmekten kendimi alıkoyamadım. Aslına bakılırsa bu bulguların yer aldığı kaynakların hemen tamamı doğrudan İstanos ve bu yerleşim yerinin halkı olan Ermeniler ile ilgili olmaktan çok, genel olarak Ankara ve şehrin kadim iştigal alanı olan sof üretimi ile ilgiliydi. Taa ki internette rasladığım ve British Library de bir kopyası bulunan İstanoz-Ankara ve bu yöre Ermenileri ile ilgili bir kitaba ulaşana kadar. Kütüphane çalışanlarının beni epey şaşırtan ve taktirimi kazanan ilgisi ile telif hakkını da ödeyerek bir kopyasını edinebildiğim bu kitapçık, öteden beriden derlediğim bilgi parçalarını biraz daha ete kemiğe büründürmeme yardımcı olmakla kalmadı, bu konuda bir söz söyleme yükünü de bir Ankaralı olarak omuzlarıma yükledi. 1915 tehcirinin sonuçlarının ve katliam mı soykırım mı yaşandığına dair tartışmaların çok daha öncesinde şu yakarışa kulak vermemek mümkün mü? "...Kökü kurutma (Ermenilerin) tamama erdi. Sanki Ermeniler Ankara'da hiç yaşamamıştı. Sanki Ermeniler bu topraklara emek vermemiş, Türkiye'nin ticaretinin ve kültürünün gelişimine katkı sağlamamıştı. Sanki Ermeniler hiç buralarda toprağa verilmemişti. Birden her şey inkâra dönüştü, varlıklarına dair her şey itinayla ve tamamen ortadan kaldırıldı."

Ankaralılara tehciri uygulayan başlıca isimlerden olduğu vurgulanan Vali Vekili Atıf Bey'in adı, Osmanlı Arşivleri Kataloğunda yer verilen hükümet ile yerel idare arasındaki tehcire ilişkin yazışmalarda geçmektedir.

Bu sözlerde gerçek payı bulunduğunu hatta gerçeğin kendisi olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Bugün, ne tarihi İstanoz’ da (daha sonra Zir ve Yenikent) yaşamış olan Ermenilerden ne Ankara Kalesi'nin sırtına yaslanmış Hisarönü Semti'nin siluetinden, ne kiliselerinden, ne de kutsal sayılan Vank (Kırmızı) Manastırı'ndan bir iz kalmıştır. Artık tarihin birer parçası olmuş fotoğraflardan ve nüfus kayıtlarından başka. Bu sonucun bir nedeni olarak Ankara'nın başkent olma sürecinde hızlı dönüşümü ve yeni kimlik inşasının simgesi olması gösterilebilir belki. Ancak bu durumun sürdürülmesinin bugün artık bir asrı devirmiş olan ve ateşi küllenmemiş bir dramın üstesinden gelinmesine katkı sağlamadığı ortadadır. Doğma büyüme ve erişebildiğim kayıtlara göre dördüncü kuşaktan bir Ankaralı olarak, ailemden Ankara adına duyup hafızama kaydettiğim bilgiler içerisinde Ermenilerle ilgili bir zamanlar var oldukları değinmesi dışında kırıntının olmaması, yıllarca süren eğitim yaşantımda "yaşadığımız şehir" bilgileri içerisinde ne kültüründen ne tarihinden dem vurulmamış olması bir tarafa, bugün dahi eldeki yerli kaynaklarda bu konuda çok az bilginin bulunmasının açıklaması "ayıklama" ya da "yok sayma" kelimeleri ile nitelenebilir sanırım. Tıpkı tehcirin sonrasında 1916 yılına tarihlenen ve Refik Halit Karay'ın anlatımında yüz kadar piyanoya atfen; "Ankara Ermenilerinin zenginliğine delil olarak orada muvakkat bir abide kurulmuştu" diyerek hafızalara kazıdığı meşhur yangında Hisarönü (Ermeni) Mahallesinin yanıp kül olması gibi. Tıpkı kendisinin Ankara, ana babasının İstanoz doğumlu olduğunu belirten ve kitabını yazdığı 1971 yılında ABD'de yaşadığı anlaşılan Alice Odian Kasparian'ın yukarıdaki alıntıda söylediği gibi.

Diğer taraftan, hafızanın karşı kıyısında daha kayda değer anılar saklıdır. Ferda Balancar’ın 2013 yılında derlediği “Sessizliğin Sesi III – Ankaralı Ermeniler Konuşuyor” başlıklı kitapta İstanoz’da doğup Ankara’ya gelenler de dahil olmak üzere benim çağdaşlarımın nenelerinden, dedelerinden aktardıkları kaydedilmektedir. Bunlar arasında 1915’e dair, “kurtaranlar da vardı öldürenler de” denilerek sisli geçmişten anlatılanlar, İstanoz’ un güzelliğini ve kendine haslığına değinmekte ve var olan kültürü izlerini yansıtmaktadır.

Hikâyat

Yukarıda sayılan Osmanlı kaynakları dışındaki batılı ve Ermeni kökenli kaynaklarda Ankara Ermenilerine ne olduğu ve tehcir sırasında yaşananlar ile ilgili anılar ve kişisel kayıtlara dayanan detaylı sözlü anlatımlar bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi İngiliz akademisyen, tarihçi, liberal politikacı ve diplomat olan James Bryce’ın “The Treatment of Armenians in the Otoman Empire 1915-16” adlı 1916 tarihli kitabıdır. Bryce kitabının Ankara Şehri ile ilgili kısmına şu önsözle başlamaktadır:

“Ankara vilayetin baş şehri ve Anadolu Demiryolu kolunun terminalidir. Şehir İstanbul ile Sivas arasının yarı yolunda ve kuzey doğu eyaletlerinin trafiğinin yoğunlaştığı bir konumdadır. Doğal olarak ticaret ve yönetimin önemli bir merkezi ve şehrin nüfusunda önemli bir Ermeni varlığı söz konusudur. Ankara’daki Ermenilerin tahribine ilişkin bilgilerimiz belki de Osmanlı İmparatorluğunda eşit öneme sahip diğer Ermeni bölgelerine göre eksik ve daha sınırlıdır. Bununla birlikte bu bölümdeki dokümanlar ile birlikte şahitliklerdeki ikincil bağlantılar, hükümetin emrinin Sivas diğer yerlerle aynı tarzda uygulandığını göstermek için yeterlidir.”

Bununla birlikte Ankara açısından bir sıra dışılık Ankara Ermenilerinin tehciri ile ilgili İstanbul’un emrinin şehrin Valisi tarafından yerine getirilmek istenmemesidir. Bu durum Vilayetin askeri komutanı ve Emniyet Müdürü tarafından da desteklenmiştir. Şehrin ileri gelenleri ve dini liderleri de aynı görüşü paylaşarak şehrin Hıristiyanlarının imparatorluğa sadık ve yararlı oldukları düşüncesindedirler. Katolik Ankaralıların bu durumuna ilişkin olarak Bryce’ın kitabında, Ağustos 1915 tarihinde Ankara’da bulunan ve Ermeni olmayan bir gezginin gözünden şu tespitler yapılmaktadır:

“…Buradaki Ermeniler büyük oranla Roman Katolikleri olup, Türk hükümetine tamamen sadıktırlar. Milliyetçi emellere karşı hiçbir sempatileri bulunmamakta ve Ermeni olarak nitelenmeyi dahi reddetmektedirler. Sadece “Katolik Milleti” olarak nitelenmektedirler ve devlet de onları bu şekilde görmektedir. Nüfusları 15.000 ile 20.000 civarında olup ticaret ve iş dünyasında lider durumdadırlar. Ermenilerden daha farklı bir görünümdedirler ve Türkçe konuşup Ermenice karakterlerle yazmaktadırlar. Ayrıca Türkiye’nin farklı bölgelerinden Gregoryen Kilisesi üyesi 300-400 diğer Ermeni aile de Ankara’da yerleşmiş durumdadır.”

Bununla birlikte Ankaralı Katolik Ermenilerin yukarıda anlatılan konumları tehcire tabi tutulmalarını engelleyememiştir. Bryce tarafından yapılan ve yukarıda bahsedilen tanık aktarımına göre olayların gelişimi şu şekilde olmuştur:

“Temmuz 1915’de Ermenilerin evleri ve dükkânları arandı ve ne silah ne de suç oluşturacak bir doküman bulunamadı. Buna rağmen İstanbul’daki merkezi otorite tarafından Ankaralı Ermenilerin de gönderilmeleri istendi. Ancak Vali bu emri yerine getirmek istemeyince hem kendisi hem de polis müdürü görevden alındı. Yerlerine atananlar yukarıda sözü edilen emirleri yerine getirmeye hazırdılar ve tüm Ankaralı Ermenileri sürgüne gönderilmelerini sağladılar. Diğer yerlerde olduğu gibi, öncelikle Katoliklerin de bulunduğu Ermenilerin önde gelenleri tutuklandılar. Bu olay 1915 yılı Temmuz ayı sonuna doğru gerçekleşti. Katolikler kısa süre sonra serbest bırakıldı; hedefte olanlar ise kötü biçimde işkenceye uğradılar. Daha sonra tüm mezheplerden Ermeniler kadın ve çocuklar dâhil ve hiç kimse hariç olmamak üzere isimlerini polise kaydettirildiler. Birkaç gün boyunca polis istasyonu insanlarla dolu bir haldeydi. Listenin tamamlanmasından hemen sonra Ağustos ayının ikinci haftasında sürgün başladı. Erkekler hapishaneye götürüldüler ve tüm değerli eşyaları, saatleri, cüzdanları, v.b. alındı. Bunların hükümet tarafından korunacağı ve gittikleri yere ulaştıklarında kendilerine verileceği. Polis müdürünü ziyaret eden bir görgü şahidi makam odasının Ermenilerden alınmış eşyalarla dolu olduğunu gördü. Daha sonra bunlar başlıca üç yöne doğru; Kayseri, Yozgat ana yoluna, bir kısmı Sungurlu tarafına ve diğerleri de batıya doğru yönlendirildiler. Her yönden gelen raporlara göre bu sürgünler şehrin birkaç mil ilerisine ulaştıktan sonra öldürüldüler. Söylendiğine göre bir grup vurularak öldürüldü diğerleri için (eylemi gerçekleştirenler için bir millet adı verilerek genelleme yapıldığından burada ifade edilmesi sakıncalı bulunmuştur) daha ekonomik davranılarak kurbanlar kazma ve baltalarla öldürülmüştür. Bu korkunç suçu işleyen bazı failler böbürlenerek, kurbanlarının sayısını ve yaptıklarının detaylarını açıkça kahvehanelerde anlatmışlardır. Bir Arnavut elli kişiyi öldürdüğünü söylemiş, Sungurlu yolunda Kılıçlar köylüleri (Kazan’a bağlı) pek çok insana komşu toprakların nasıl kan gölü olduğunu kesin bir dille anlatmışlardır. İlk olarak sürgün edilenler aralarında birkaç Protestan olmak üzere çoğunlukla Gregoryenlerdir. Ağustos ayının ortalarında bunların tamamı sürgün edilmişlerdir. Grubun tamamı erkeklerden oluşmakta olup kadınların güvende olduğu anlaşılmaktaydı. Bazen hükümet fakirlerin desteklenmesi için para vermeye başlamış olmakla birlikte polis müdürünün makamı ve hapishanenin girişindeki görüntü yürek parçalamaktadır. Kadınlar ve çocuklar endişe içerisinde sevdikleri; kocaları, oğulları, babaları ya da arkadaşları için başvuru yapmak üzere beklemekteydiler. Aldıkları tek yanıt ise hepsinin güvende olduklarına dair muğlâk bir güvence: bazıları hedef bölgelerine gidiyor diğerleri ise kısa süre içerisinde hareket edeceklerdi. Bu geçici bir savaş önlemiydi ve savaş biter bitmez hepsi geri dönecek; kocaları ya da akrabalarının peşinden gitmek isteyen kadınlar gönderilebilecekti. Ağustos ortalarında Gregoryenlerin (içlerinde bazı Protestanlar da olmak üzere) tehciri sonrasında Protestan ve Katoliklerin bundan muaf tutulacaklarına ilişkin bir söylence yayıldı. Bu söz bazı hallerde yerine geldi. Örneğin, şehrin 20 mil uzağındaki İstanos Köyü’ndeki tüm Ermeniler toplanıp bağlanarak Ankara’ya getirildiler. Daha sonra ise muaf tutulma emriyle birlikte Protestanlar evlerine dönmek üzere serbest bırakılırken Gregoryenler tehcire uğramıştır. Katoliklere gelince, İttihat ve Terakki Partisi liderleri Piskoposa özel bir mesaj göndererek, tüm kendisi ve papazlar liderliğindeki tüm Katolik toplumunun Müslümanlığı kabul etmeleri halinde dokunulmayacaklarını aksi halde emrin uygulanacağını bildirdiler. Bu doğrulanmış bir gerçektir. Ancak Komitenin bu teklifi reddedildi ve Ermeniler inançlarına sadık kalmakta direndiler. Sonuçta, Ağustos 1915’in son Cuma günü, tüm Katolik erkekler tutuklandı. İlk gelen bir bilgiye göre Ankara’ya yakın bir mesafede kesilmişlerdi; ancak daha sonraki bilgiye göre öldürme planları hazırken hükümetten son anda Katoliklerin güvenli olarak tehcir edilmeleri talimâtı ulaştı. Böylece grup Konya’ya ve oradan Adana bölgesine gönderildi. Bu son hikâyenin doğru olma olasılığı bulunmaktadır; zira Papalık Elçisi ve Avusturya Elçisi Türklere Katolikleri koruma yönünde baskı yaptığı ve muafiyet konusunda Enver ve Talât’tan güvence sözü aldıkları gerçektir. Bununla birlikte, derhal ölüm ile yavaş yavaş ölümden başka bir anlama gelmeyen tehcir arasında bir fark olduğunu kabul etmek zordur. Katolik erkeklerin gönderilmelerinden bir gün sonra, tüm Ermeni kadınları tren istasyonuna doğru kocalarına yetişmeleri için alelacele yönlendirildiler. Beraberlerinde değerli eşyalarını da alabilecektiler. Bu zavallılar istasyona ulaşır ulaşmaz hayvan sürüleri gibi kalabalık gruplar halinde oradaki sundurmalarda, ahırlarda ve depolarda bir araya toplandılar. Şehirde ve istasyondaki manzara tarif ötesiydi. Tüm erkekler nereye olduğu bilinmeden gitmişler, şimdi de kalanlar; kadın ve çocuklar, … askerlerinin (buradaki niteleme bir genelleme içerdiğinden yer verilmemiştir) eşliğinde çaresizlik, derin üzüntü, keder ve ıstırap içindeydiler. Müslümanlığı kabul eden kadın ve çocuklar şehre geri dönmek ve önde gelen Türkler’e verilmek üzere bırakıldılar. Reddedenler ise Suriye ve Mezopotamya’ya sürgün edildiler. Kaderleri ise diğer bölgelerdekilerin uğradıkları akıbetle aynı olmalıdır. Birkaç Protestan aile dokunulmadan şehirde kalmış, papaz (Protestan) tehcire uğramış ve akıbeti bilinmemektedir. Çocukların büyük çoğunluğu sünnet edilerek yetimhanelere yerleştirilmişlerdir.”

Sözü bağlarken...

Ankaralı Katolik Ermeniler ile ilgili yukarıdaki hikâyenin sadece tek bir kaynağın aktarımına dayalı olmadığına dair kanıya varmayı sağlayan başka kaynaklar da bulunmaktadır. Ermeni asıllı Fransız yazar ve tarihçi akademisyen Raymond Kévorkian’ın Türkçeye de çevrilmiş olan “Le Génocide des Armeniéns” adlı kitabında, benzer bir anlatım daha detaylı, olayların geçtiği yerler ve olayın önde gelen karakterleri tarif edilmek suretiyle açık kimlikleriyle verilerek yer bulmaktadır. Örneğin, Ankaralılara tehciri uygulayan başlıca isimlerden olduğu vurgulanan Vali Vekili Atıf Bey'in adı, Osmanlı Arşivleri Kataloğunda yer verilen hükümet ile yerel idare arasındaki tehcire ilişkin yazışmalarda geçmektedir. Ancak gerek bu detayların karşılığının araştırılması, gerekse tehciri takip eden 1916 tarihli ve Ankaralı Gayrimüslimlerin izini büyük ölçüde şehirden silen yangınla olan bağlantıyı kurabilmek için daha titiz ve akademik bir çabaya gereksinim bulunmaktadır. Bununla ilgili Nevzat Onaran’ın arşiv kayıtlarına dayalı “Emvâl-i Metruke Olayı” isimli kapsamlı araştırmasına göre, 1915 sonrası Ermeni ve Rum mallarının tasfiyesine ilişkin kurulan 33 adet komisyondan bir tanesi de Ankara’dadır. Ancak anılan komisyonların kayıtlarının ve yaptıklarının akıbeti bilinmemektedir.

Bundan başka, Taylan Esin ve Zeliha Etöz tarafından kaleme alınan “1916 Ankara Yangını” isimli kitapta Ermenilere ait gayrimenkullere değinen çalışmalar olmakla birlikte, taşınabilir ve kıymetlerin nasıl bölüşüldüğün tam olarak bilinemediği ifade edilmektedir. Bu konuda da Kemal Bağlum’un “Beşbin Yılda Nereden Nereye Ankara” isimli kitabında derlenen anılardan bazıları bu konuyu tam karşı cepheden fakat tersten sağlamasını yapar biçimde işlemektedir. Bunlardan birisi de Ankara’nın ileri gelen ailelerinden birisi olan Kınacılardan ve Kurtuluş Savaşında şehrin önde gelen isimlerinden birisi olan Şakir Kınacı’nın oğlu Bahri Kınacı’ya ait bir aktarımdır. Buna göre; “İngiliz ve Fransız birlikleri Ankara’yı işgal ettikleri zaman dışarıdan gelen Ermeni çetelerinin zoruyla mı yoksa kendi inisiyatifleriyle mi, Ankara’da bulunan Ermenilerin bir bölümü şahin kesildiler. Ankara’da durum tam anlamıyla talana dönüşmüştü. Hatırladığım kadarıyla, Ermeni terörü o kadar ileri gitti ki, bir Ermeni’nin şu Müslüman suçludur diye İngiliz kumandandanlığına ihbarda bulunması kâfi idi. Hiçbir şeyden haberi olmayan Türk de hapishaneyi boylardı. Ermeniler bu şekilde 97 tanınmış Türk ailesinden erkeği hapishaneye attırdı. 1915’deki sözde tehcir olayında babamın da parmağı vardır diyerek idam talebi ile yargılanması için İstanbul’a gönderildi. Hiç unutmam, mağazamızda babamın odasında serili bir halı vardı. Ermeniler onu da bizim diye alıp götürdüler.” Bu minvalde yine Kınacılardan ve TBMM’nin ilk üyelerinden Şükrü Kınacı’nın büyük oğlu Hazım Kınacı’da benzer bir hikâyeyi etraflıca anlatmaktadır.

Ezcümle, yukarıda verilen ve hikâyenin resmi belgelerde de bir izi niteliğindeki tehcir emri ile ilgili belge ve demografik veriler dikkate alınarak, Ankaralı Katolik Ermenilerin 1915 tarihli tehcir uygulamasına tabi tutulduklarına dair kanıya varmak için yeterince veri olduğu söylenebilir. Bu durumun kabulü halinde ise, Ankaralı Katoliklerin özellikleri göz önüne alındığında, 1915 tehcirinin salt bir savaş önlemi olduğuna ilişkin savununun geçerliliğinin önemli bir darbe alacağı açıktır.

1 (http://blog.milliyet.com.tr/istanos-zir-den--yenikent-e--bir-ankara-yoresi-tarihcesi-icin-kaynak-taramasi/Blog/?BlogNo=358546)

All Posts
×

Almost done…

We just sent you an email. Please click the link in the email to confirm your subscription!

OKSubscriptions powered by Strikingly