Return to site

Bir Suç Unsuru Olarak Sanat ya da Kahrolsun Bağzı Saçmalıklar

Özgür Ceren Can

Haziran 2017

Bu yazının yayımlandığı 14 Haziran 2017 tarihi itibariyle
Yüksel Direnişi'nin: 218. günü
Açlık grevlerinde
Nuriye ve Semih: 98. Gün
Sultan ve Esra: 24. Gün
İsmail Erdoğan: 22. Gün
#NuriyeVeSemiheÖzgürlük

Frankfurt Okulu’ndan Jürgen Habermas, beylik bir başvuru kaynağına dönüşen “Kamusallığın Yapısal Dönüşümü” adlı kitabında, kamusallığın ancak kültürel ve siyasal açıdan seferber olan kitlelerin iletişim ve katılım haklarını etkili bir biçimde talep etmeleri durumunda genişleyebileceğini ileri sürmüştür. Habermas kamusal alanı ise, kişilerin ortak bir mesele etrafında akıl yürüttükleri, tartıştıkları ve kamuoyu oluşturdukları araçlar, süreçler ve mekânlardan oluşan bir pratik olarak tanımlamıştır. Öyleyse toplumun ortak faydalarını belirleyip, geliştirmek için düşünce, söylem ve eylem üretmek ancak kamusal alanda mümkündür.

Hı hım, öyle tabii…

Ne var ki halkların ve düşünürlerin kamusallıktan anladığı ile siyasal, kültürel ve iktisadi güç odaklarının anladığı farklıdır. Adı muhtemelen “işime geldiği kadar kamusallık” değildir, daha afili bir şeydir; ancak böyle bir el kitabının var olduğunu düşünüyorum. Siyasal erkin, toplumsal örgütlerin, dev bir kolektif olmuş özel çıkarların, çakma kültür kurucularının ve kültürel mirasyedilerin elinde bulunan; babadan oğula geçen bir kılavuz. Herhalde bu kılavuzun en beylik telkinlerinden birisi de, kamusal sanatın kültürel, ideolojik, iktisadi, politik ve sosyal üstünlüğün baskı unsuru olarak kullanılması yönündedir. Değil mi ki dünya yüzünde eril anıtlar her yerdedir…

Peki, Ankara’da Yüksel Caddesi’nde bulunan ve kitap okuyan bir kadın figürü temsili olan İnsan Hakları Anıtı anıt mıdır? Teorik olarak evet: Kamusal otoritelerin en çapsızı olduğunu düşündüğüm belediye tarafından sanatçısına sipariş edilmiş olan kamusal bir sanat eseridir. Temasına ilişkin bir ideolojik müdahale olsun ya da olmasın bizzat sanat eserinin kamusal alana yerleştirilme biçimi onu anıt kategorisine sokmaktadır. Günümüzde sanat tarihi disiplini içinde bu pratik “paraşüt sanat” diye adlandırılıp, kamusallığı irdelenerek eleştirilmektedir. Artık kamusal sanat da yalnızca kamusal alana yerleştirilmiş olmakla yetinmeyen arsız bir şeydir çünkü. Eski asaleti kalmamıştır. Katılımcılık, iletişim ve etkileşim gibi dinamik ve çapraşık kelimeleri katmıştır dağarcığına. Anlamlarını genişletmiştir. Süsleme nesnelerine değil estetik süreçlere ve deneyimlere kucak açmıştır. Performatif ve açık oluşundan hafifmeşreptir. Şimdi ben böyle anlatınca aklınıza Yüksel Caddesi’nde kitap okuyan kadın geldi biliyorum. Çünkü o heykel artık anıt değildir.

Hep Nuriye ve Semih’in yüzünden; kadıncağızı yoldan çıkardılar. Sokaktaki bir heykelin yanından geçilip gidileceğini, çok mecbur kalınırsa karşısına geçilip ona bakılacağını, biraz görgüsüzlüğü ele almak göze alınıyorsa şayet, önünde fotoğraf çektirilebileceğini ama bu kadarının yeter olduğunu kimse öğretmemiş hocalarımıza. İlle de eteğinde eylem yapılacaksa, yalnızca pankart taşıyıcı olarak geçici süre kullanılabileceğini de sol gelenekten kulaklarına fısıldayan olmamış. Geldiler, heykele temas ettiler, şarkılar söylediler, saçına papatyalardan taç taktılar, kaidesine minder koydular, önünde megafonla basın açıklaması yaptılar, annelerine sarıldılar, güldüler, ağladılar, açlık grevine başladılar, polisle itişip kakıştılar… Günler boyu öğlen ve akşam vakitlerinde heykelle buluştular. Gün doğdu, gün battı, kadın tüm o devingen yaşantı içinde kitap okumaya devam etti. Kaskatı olduğu bile iddia edilemezdi artık. Polis tarafından gözaltına alındığında buna güldüğünü görenler oldu.

Görsel: Tolga Özçelik

Gelin bundan böyle şu kadına “anıt” yerine “heykel” diyelim. Sanatçısı Metin Yurdanur’un da buna itiraz edeceğini sanmıyorum; sanat hamiliğini belediyenin yapmış olması, onun kentin orta yerine kadın ve kitap gibi “namünasip” iki derya koyan biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

“Sanat eseri de gözaltına alınır mı? Tutuklanır mı?” demeyin. Görülmemiş şey değil… 1952 yılının Nisan ayında Ankara’dan Roma’ya bir mektup gitmiştir. Güzin Dino’dan eşi Abidin Dino’ya yazılmış mektubun satırları şöyledir:

“Sevgilim, Sana tatsız haberler vereceğim, fakat herhalde düzelecek. Salı günü sabahı (ayın 22’si) birinci şubeden bir komiser geldi ve savcılıktan bir kararla seramikleri götürdü. (…) Dün savcılıkta ehlivukuf toplanacak ve hangisinde suç unsuru olduğunu veya olup olmadığını tespit edecekti (senin seramiklerinde orak çekiç resimleri yaptığın iddia olunuyormuş!).” [1]

Mektubun devamında Güzin Dino, Abidin Dino’nun geleneksel formların yüzeylerinde soyut desenler oluşturarak yapmış olduğu yetmiş yedi parça seramik eserin tutuklanma hikâyesini anlatmaktadır. Güzin Dino bilirkişi heyetlerine itiraz eder, Abidin Dino savcılığa mektup yazar, Hakkı İzzet gibi önemli bir sanatçı ve akademisyen ifade verir. Soyut sanatı polislere, savcılara hatta bakana anlatmaya çalışırlar. Saçmalığın daniskası! Seramik sanatçısı ve akademisyen Sakine Çil “adliye koridorlarının duvar diplerinde sergilenen seramikler” diye anacaktır o seramikleri yıllar sonra.

Gelin bundan böyle memleketimizde sanat “sanık” olunca şaşırmayalım. Unutmayalım bunları artık. Kamusal alanı, sanatı ve hayatı tutuklayabileceğini zanneden cahillerin basiretsizliklerini, aymazlıklarını ve pespayeliklerini yüzlerine vurmakta ihmalkâr olmayalım. Fransız düşünür Henry Lefebvre’nin sözlerini anımsayarak hayata, sokağa ve sanata sahip çıkalım:

“Sahiplenme kadınlara yakışır ve kadınlardan gelecektir; oysa ki eril ya da erkeksi niyetler sadece neşesiz tahakküme ya da ölümün feragatine varmıştır.” [2]

Kitaplar:

[1] Zeynep Avcı, A’dan Z’ye Abidin Dino, (İstanbul: YKY Yayınları, 2001).

[2] Henry Lefebvre, Mekânın Üretimi, (Işık Ergüden, Çev.), (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2015).

All Posts
×

Almost done…

We just sent you an email. Please click the link in the email to confirm your subscription!

OKSubscriptions powered by Strikingly