Return to site

Dünyadan Güzel Şeyler-1:

Azınlığın Sürdürülebilirliği

Sine Çelik

Dünyadan Güzel Şeyler dizisinde, bir süredir mesleğim gereği üzerinde çalıştığım sürdürülebilirlik konusunu ve bu konunun dünyanın başka yerlerinde nasıl bütüncül bir yaklaşımla ele alındığını paylaşacağım. Sürdürülebilirlik, özellikle Avrupa’da hayatın merkezinde yer alan, ‘çevreci’ bir hayat tarzından çok daha öteye giden, kısaca doğanın ve yaşamın bir parçası olan bütün mekanizmaların bir arada, uyum içerisinde gelişerek var olmaya devam edebilmesi şeklinde tanımlanabilecek bir düşünce biçimi. Bu dizide, bu düşünce biçiminin farklı bağlamlarda nasıl vücut bulduğunu ve yapıcı uygulamalarla ne kadar büyük değişiklikler yaratabileceğini, Türkiye’nin kentsel ve toplumsal geleceği için de bir ilham kaynağı olabileceğini düşünerek aktaracağım.

Bölüm 1:

Azınlığın Sürdürülebilirliği

Leeuwarden, Hollanda’nın kuzeybatı köşesinde yer alan Frizya bölgesinin başkenti. Muhtemelen Hollanda denildiğinde aklınıza ilk gelen şehirlerden biri değil. Hatta, sadece ülke dışında değil, ülke içinde de çok bilinen bir bölge olmadığını söyleyebiliriz. Bunun bir nedeni, bölgede ağırlıklı olarak Hollandalılardan farklı bir orijine sahip Fris kökenli vatandaşların yaşaması ve bu etnik grubun kendi dillerini konuşmaları olabilir. İkinci neden ise, Frizyalılar İsa’dan önce bu bölgeye yerleştiklerinden beri, bir taraftan bugünkü Hollanda’yı yıllar boyunca ele geçirmiş olan topluluklara, diğer taraftan kestirilemez vahşiliğiyle sıklıkla sel gibi doğal afetlere yol açan Kuzey Denizi’ne karşı, sürekli kendilerini korumak durumunda kalmış olmaları olabilir. Zamanla yerleşen bu savunma içgüdüsüyle, Frizyalılar yüzyıllar boyunca kendi problemlerini kendileri çözmek durumunda kalarak, içine kapanık bir topluluğa dönüşmüş. Bu açılardan bugünkü Frizya için, hem fiziksel hem kültürel olarak izole bir yer denilebilir.

Zaman zaman bu izolasyonun avantajlarını da görmüş Frizya. Mesela, bölgedeki tarım alanlarının bolluğundan faydalanarak, Hollanda’nın süt ürünleri sektörünün en büyüğü haline gelip, üstüne kendi geliştirdikleri üretim teknikleriyle sivrilip çok zenginleştikleri olmuş. Fakat bu birikimi paylaş(a)mamak bilginin çoğalmamasına, bilginin çoğalmaması ise, teknoloji çağına geldiğimizde bölgenin tarım bölgesinden öteye gidememesine ve dolayısıyla, çağa ayak uyduramamasına yol açmış. Özellikle, tarım ve hayvancılık sektörü dışında yönelebilecekleri başka seçenek kalmayan genç nüfus, 80’li yıllardan itibaren, meslek sahibi olabilmek için bölgeyi terk etmeye başlamış.

Bunların sonucunda hem nüfusu, hem de buna bağlı olarak gelişimi ve kazancı azalan bölge, yenilikçi yapısıyla meşhur Hollanda’nın diğer bölgelerinin gerisinde kalmış. Başka bir deyişle, yüzyıllardır Frizya‘da yerleşik hayat yaşayan bu azınlık halkın kültürel devamlılığı tehlikeye girmiş. 2000’li yılların başında yapılan bir analizde, Frizya nüfusunun azalmaya ve yaşlanmaya başladığı, bir değişiklik olmazsa bölge nüfusunun 2040’da yok olmaya yüz tutacağına dair sonuçlar çıkması, bardağı taşıran son damla olmuş ve değişim süreci başlamış.

Eski hücreler yeni atölyeler Fotoğraf: Ayhan Çelik

Eski hücreler yeni atölyeler

Fotoğraf: Ayhan Çelik

Bu noktada, gelişme odaklı bir zihniyete sahip olan yerel yönetim devreye girerek, bunun bir sosyal sürdürülebilirlik konusu olduğunu, gençleri ve dolayısıyla bilgiyi ve yatırımı bölgeye geri getirmenin, ancak birlikte ilerici adımlar atarak mümkün olduğunu, yaklaşık on senelik bir süre boyunca sistemli bir şekilde vatandaşlara aktarmış. Bir yandan da belediye ve devlete bağlı bölge yönetim birimi kafa kafaya vererek, çeşitli uluslararası araştırma fonlarına başvurmuşlar ve bu fonları ülke çapında çeşitli üniversitelerle iş birliği yaparak, araştırmacıları, genç nüfusun bölgeye çekilmesi için gereken dinamikleri bulmak için seferber etmişler. Sonuç olarak, alternatif bir kültürün yeşermediği, yaratıcı işlerin yapılmadığı bir bölgede, mutlu bir genç nüfusun olamayacağı ve buna bağlı olarak da, üreten bir sosyokültürel yapı oluşamayacağına kanaat getirmişler.

Kent girişinde bizi selamlayan İspanyol sanatçı Jaume Plensa'nın Aşk Çesmesi heykeli - Fotoğraf:Michiel Verbeek

Kent girişinde bizi selamlayan İspanyol sanatçı Jaume Plensa'nın Aşk Çesmesi heykeli

Fotoğraf:Michiel Verbeek

Bütün bunlardan yola çıkarak, 2010 yılında, bölgenin kendine has tarihi, dili ve kültürüyle harmanlanmış sanat ve tasarım odaklı bir yaratıcı sektör geliştirmek adına, somut bir adım atmışlar ve 2018 yılında, Avrupa’nın Kültür Başkenti olmak için ‘Iepen Mienskip’ (Frizya dilinde ‘Açık Toplum’) başlığı altında bir teklif hazırlamışlar. Bölgeyi 2018 yılına hazırlarken ortaya çıkacak fırsatların bölgedeki kreatif sektöre yeni kapılar açacağını düşünmüşler. Açık Toplum teklifi, bu izole toplumun sürdürülebilirliğinin, hem kendi değerlerini koruyarak hem de dışarıya açılarak mümkün olduğunun altını çiziyor. Ayrıca, kültür başkenti konseptini var olan kültürü sergilemekten öteye götüren ve bir bölgenin ilerlemesinin ancak yaratıcı kapasiteyi desteklemekle olacağını ileri süren yenilikçi bir başvuru olarak görülüyor ve Frizya bölgesi 2013 yılında, 2018 yılı için Avrupa Kültür Başkenti seçiliyor ve beş yıllık bir hazırlık süreci başlıyor.

Bisiklet parçalarından yapılmış bir aslan heykeli - Fotoğraf: Ayhan Çelik

Bisiklet parçalarından yapılmış bir aslan heykeli

Fotoğraf: Ayhan Çelik

Kültür başkenti seçilmek bir sonuç değil, bir başlangıç olarak görülüyor. Her şeyden önce, bölgede yaratıcı sektöre ilgisi olan vatandaşlar için çeşitli fonlar ayrılıyor ve nereden başlamaları gerektiği konusunda yardımcı olacak seminerler, çalıştaylar düzenleniyor. Daha sonra, bu tür yaratıcı işlerde esas farkı fikir alışverişinin yarattığı anlaşılıp, tasarımcıların, sanatçıların ve üretmek isteyen vatandaşların bir araya gelebileceği, çalışma alanı olarak kullanabileceği, işlerini sergileyebileceği büyük ve kapsamlı bir merkez arayışına gidiliyor. Bu arayışa kulak veren Hollanda Devleti, şehrin artık suç oranı azaldığı için kapanan ve kullanılmayan eski hapishane binası Blokhuispoort’u, 1 Avroluk sembolik bir meblağ karşılığı, binanın dönüştürülüp halkın yararına kullanılması şartıyla, belediyeye tahsis ediyor. Böylece hapishane karakteri muhafaza edilerek yeniden düzenlenen bina, hem kreatif sektörün kalbi, hem de turistik bir merkez haline geliyor. Bugün Blokhuispoort, içerisinde çeşitli sanat atölyeleri, sergi salonları, küçük şirketlerin kirasını karşılayabilecekleri çalışma alanları, kütüphane, kaçış odası, deneysel lokantalar ve hatta küçük bir otel olan kocaman bir tesis. Aynı zamanda tesis personelinin birçoğu bina hapishane olarak kullanılırken Blokhuispoort’ta tutuklu olarak kalmış veya gardiyan olarak çalışmış kişilerden oluşuyor.

Blokhuispoort Binasının Girişi 		Fotoğraf: www.blokhuispoort.nl

Blokhuispoort Binasının Girişi

Fotoğraf: www.blokhuispoort.nl

Frizya için genç nüfusu geri getirme ve sürdürülebilir bir gelecek kurma süreci, henüz tamamlanmış değil. Fakat kültür başkenti olmaya hazırlanırken ve 2018 yılı içerisinde yaşanan gelişmelerin pozitif etkilerini, şimdiden görmek mümkün. Bu etkileri özümsemek ve neyi doğru neyi yanlış yaptıklarını belgelemek için, kapsamlı bir değerlendirme projesi üzerinde çalışmaya çoktan başlamışlar.

Leeuwarden’ın 2018 kültür başkenti olma kararı, kazanma hikayesi ve eski hapishane binasının geri dönüşümü, yerel yönetimlerin vatandaşları da sürece dahil eden yapıcı, ileri görüşlü ve sistemli çalışmasının, bir bölgenin kaderini nasıl değiştirebileceğine dair çok başarılı bir örnek olarak gösterilebilir. İkinci bölümde, sanat festivallerinin hem kültürel hem çevresel sürdürebilirlik için oynayabileceği role, Hollanda genelinden örnekler üzerinden değineceğim.

All Posts
×

Almost done…

We just sent you an email. Please click the link in the email to confirm your subscription!

OKSubscriptions powered by Strikingly