Return to site

Ele Avuca Sığmayan, Ankara'nın Güçlü Çocukları

Osman Sezer Bulguroğlu

Hani derler ya bir sevda masalı, masal gibi bir hikayedir Ankaragücü sevdası. 1910 yılında başlayan macera son yıllarda çok dramatik ve hüzünlü, bunun yanında çok gururlu bir hal aldı. Uzun yıllar süper ligde mücadele eden Ankaragücü, başkanlık yarışından ağır darbelerle çıktı. Bunun üzerine bir anda kendini 2 alt ligde bulan Ankaragücü taraftarı tarihte nadir rastlanan bir kenetlenme yaşadı. Tüm camia birbirine “Ne olacak? Şimdi nasıl olacak?” sorularını soruyordu.

Cevap bulamayan sorularla boğuşurken kulüp üst liglere çıkma mücadelesinde kendine yer bulmak istiyordu. İstenilen başarı ilk sene gelmedi. Sonu hüsranla biten sezonun ardından ikinci yıl bir üst lige çıktı Ankaragücü.

Birinci lige çok kötü başlangıç yapan takım “acaba?” sorularını getirdi akla. Sonrasında 12 hafta yenilgi yüzü görmedi ve liderliğe oturdu. Ligin sonlarında bir süre kötü gitse de ikinci olarak süper lige çıkmayı başardı.

Süper lige çıktı çıkmasına da ne takımda transfer vardı, ne stat vardı, ne para vardı. Bu takım bu ligde nasıl kalacaktı? Çok büyük beklentiler yoktu takımdan ama en azından orta sıralarda yer almalıydı. Transferler geç yapıldı takım bir türlü tam kadro olamadı derken 4 hafta geçti. Stat sorunu hala muamma…

İşte bu şartlarda Ankaragücü’nün tek bir dayanağı vardı, o da muhteşem Ankaragücü taraftarıydı…

6 yıl aradan sonra süper lige çıkan Ankaragücü’nün taraftarı hiç küme düşmemişti. Takım alt liglerde olsa da taraftar hep süper ligdeydi. Köy kasaba gezen taraftar takımını hiç yalnız bırakmadı. Süper lige gelene kadar çok çileler çeken Ankaragücü taraftarı, takımın başarısındaki en büyük pay sahibi oldu her zaman. En güzel bestelerinden biri olan “Buralar hep köy, kasaba; sığmıyoruz biz statlara; şanınla şerefinle, layık olduğun yerde oyna” Bestesi tam anlamıyla Ankaragücü taraftarını ifade ediyordu. Gerçekten de gittikleri yerler köyler, kasabalardı ve buralardaki statların bir çoğuna sığmıyordu taraftar; dağda, bayırda çatılarda maç izliyorlardı.

19 Mayıs yıkıldı…

Bir tarihdi 19 Mayıs Stadyumu. Çocukluğumuz, gençliğimiz orada geçmişti. Ankaragücü denince akla ilk gelen değerlerden biriydi 19 Mayıs. Anılarda kaldı artık. İlk orada gitmiştim Ankaragücü maçına. Orada sevdalandım bu takıma. Unutamadığım çok maç var ama en mutlu anılarımdan birini anlatmak istiyorum.

 

1994-1995 sezonu ligde 10. Hafta ben daha 10 yaşındayım. Akşam saat 7’de Ankaragücü ile Galatasaray’ın maçı var. O gün dört gözle babamı bekledim akşama kadar. Ben beklerken camlar sürekli buğulanıyordu nefesimin sıcaklığından… Akşamüzeri 5 gibi geldi babam yorgun argın ben tabi ki çoktan hazırlanmıştım. Ama “hava soğuk, gidemeyiz” dedi ve o an sanki soğuk tamamen beynime işledi. Kasım ayıydı ama yerlerde nerdeyse 30 cm kar vardı. Erken gelmişti Ankara’ya kar. Ben şoku atlatınca kendimi kanepeye atıp ağlamaya başladım. Öyle çığlık çığlığa değil, sessiz ve derin, aynı Ankaragücü çığlıkları gibi. Yastığa başımı kapatıp neredeyse yarım saat ağladım. Saat 6'ya yaklaştı ve bir ses duydum. “Kalk hadi, kalk gidelim” dedi babam. O an hüzün sevince döndü. Annemin baskısı etkili olmuştu babamın üzerinde. “Götür çocuğu, ağlatma” sesleri kulağımda hala. Evden çıktık çıkmasına da yerlerde kar seviyesi daha da artmıştı. O zamanlar oturduğumuz gecekondunun bahçesi tamamen kardı. Her kara battığımızda babam bir küfür daha ediyordu… Otobüs durağına vardığımızda saat 6'yı geçiyordu. 19 Mayıs hiç bu kadar uzak olmamıştı sanki. 20 dk'lık yol saatler sürdü sanki. Sonunda vardık ve o zamanlar kağıttan biletimizi aldık gişeden. İçeri girdiğimizde karşı tribün rakip taraftar ile tamamen doluydu. Biz ise kale arkasının yarıdan biraz fazlası ve kapalı tribünün yarısını doldurmuştuk sadece. Yağmurluk niyetine çöp poşeti vardı herkeste; tabi bizde de. Islana ıslana ilk yarı bitti ve 1-0 gerideydik. Babam devre arası sigarasını çekerken bana bakıyordu arada sinirli sinirli. 19 Mayısın üzeri açıktı ve çok soğuktu. Demir koltuklar vardı ve onlar daha da soğuktu. İkinci yarı başladı ve "küçük zenci adam" durumu 1-1 yaptı. Derken rakip savunma hatasından aynı "zenci adam" 2-1 öne geçirdi Ankaragücü ‘nü… Sesimiz nerdeyse 2 katımız olan rakipten daha güçlü çıkmaya başladı. Bütün stat bağırıyordu Kalenga, Kalenga diye… İşte "küçük zenci adam Kalenga” bize o mutluluğu yaşattı. O gün maç bitimi kutlamalar ve şarkılar söyleniyordu. Çıkışta babam meşhur tükmüklü köfteden almıştı bana. Hiçbir köfte o tadı vermedi bu yaşıma kadar. Kar yağıyordu hala ama umurumuzda bile değildi. Eve gidiş yolu gelişin aksine çok kısa sürdü. Galibiyet sevinci, 19 Mayısın soğuk koltukları ve göz alıcı ışıkları, üzerimizdeki çöp poşeti yağmurluk, tükmüklü köfte ve Kalenga anılardaki unutulmazlar yerini çoktan almıştı.

Çok uzun yıllar 19 Mayıs Stadyumu’nu evimiz gibi gördük, ta ki yıkılana dek. Üzeri kapandı, koltuklar yenilendi. Olmadı baştan yenilendi. Kırmızı beyaz oldu, sonra gri oldu. 10 binler doldu taştı stada. Birçok tarihi ana tanıklık eden stadımız artık yok. 19 Mayıs bizi hiç unutma…Çünkü biz seni asla unutamayız…

19 Mayısın yıkılmasının ardından Ankaragücü’nde stat problemi gün yüzüne çıktı. Önce Afyon stadı sonra ise Yenikent stadında oynadık maçları. Ama bu statlar ne mesafe ne de konum olarak bize uymuyordu.

Dört gözle Eryaman stadının bitişini beklerken takımımız ligde ilk 4 hesapları içine girdi. İstanbul’da Fenerbahçe’yi 3 golle geçen Ankaragücü bir sonraki hafta Kayserispor’u da 3 golle geçti ve liderle arasındaki puan farkını kapattı. Konya deplasmanında istemediğimiz sonuçla dönsek bile bizim için en önemli maç yaklaşıyordu: Ankaragücü - Beşiktaş. Bu maça çok iyi hazırlandık ama başımıza gelmeyen kalmadı… İkinci yazımda Ankaragücü - Beşiktaş - Bursaspor üçgenini ve yüzyılın korkaklığını anlatacağım.

*hoyrat85@yahoo.com

All Posts
×

Almost done…

We just sent you an email. Please click the link in the email to confirm your subscription!

OK