Return to site

 

Estetik, İdeoloji, Mekan

Dil, Tarih ve Coğrafya Binası, Bruno J.F. Taut

tanju gündüzalp

10 Temmuz 2017

Mekanın kurgusu, kullanıcı (üniversite öğrencileri, akademisyenler, çalışanlar) ile işlevsel ilişkisi, kente dahil oluşu, kentin toprağına katılımı ile bütünleşik bir yaklaşımdır. Konumuz; içinde yaşanabilen bir sanat ürünü olarak, mimarlık ve yapı yapma sanatı ise.

Yılmaz Erdoğan’ın 2005’lerde, kendi bulunduğu zamanın koşul ve olanaklarından bakarak, 1980’lerin Yılmaz Güney filmlerine küçümser ve eleştirelyaklaşımını, bağlam olarak bi türlü kavrayamamıştım. Agresif dilin, şiddet üreten yaklaşımının alıcısı hergün mü artıyor, yoksa bu bir entelijensiya modası mı oldu.

1900’ün ilk 30 yılında Almanya, Japonya arasında mimarlığını yaşamış, 1. Dünya Savaşı (emperyalist paylaşım) sonrası, karamsar meslektaşları ve sanatçıları motive etmek adına silahlanma ve savaş karşıtlığıüzerinden, barış içinde sanat adına düşünce üretmeye çalışmış, Alman nazizminden de Japon faşizminden dışlanıp Türkiye’ye gelmiş, dışavurumcu ve devrimci sanatı aramış, Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Binası’nınmimarı Bruno Julius Florian Taut.

Tasarım; mimarın dili olmakla birlikte, bilgi, mekan, işlev, kullanıcı bağlamlarının bir ortak böleni olarak, bir kavrayışla yol alır. Estetik de, sadece bir yüzey (dil, tarih ve coğrafya fakültesi cephesi) güzelliği/biçimciliği olarak addedilemez. Mekanın kurgusu, kullanıcı (üniversite öğrencileri, akademisyenler, çalışanlar) ile işlevsel ilişkisi, kente dahil oluşu, kentin toprağına katılımı ile bütünleşik bir yaklaşımdır. Konumuz; içinde yaşanabilen bir sanat ürünü olarak, mimarlık ve yapı yapma sanatı ise.

1936’nın ideolojik ve toplumsal yapısı ile yenişehir Ankarası’nın ana aksı Atatürk Bulvarı üzerindeki erken ve 2. dönem cumhuriyet yapılarında, kesinlikle ideolojinin izleri ve hükmü görülebilir, batıcıl etkinin ve Osmanlı’dan miras kültürün kentsel (ama bazen eklektik) izlerine de mutlak rastlarız.

Ama, orta bahçesini, çekirdeklerinin (her bir yapının, merdiven, asansör gibi dikey iletişimini kuran yerleri)yapı katlarıyla olan ilişkisini ve tasarımdaki rolünü, katlarının/sınıflarının akademisyenleri ve öğrencileri ile bağını, girişindeki konferans salonu ve bunun kütle plastiğine etkisini, mekanın (ağırlıklı kullanıcı) öğrenci ile olan bağını görmeksizin, önündeki yüzüne (fasad, cephe) bakmak, olsa olsa bilmeden teknik direktörlük yapageldiğimiz futbol maçları yorumlarımıza benzer, sayın Ali Nesin.

Kilise ve krallıklar ortaçağ avrupasının, rönesans dışı binaları için de bu durumda, o çağın etkenlerini bilerek ya da bilmeyerek bir, ideoloji ile ilişkisini çözümseyerek; “yıkıla Venedik, yıkıla Avrupa” hükmü vermek gibidir, işlevinden arındırılmış, kitlesiyle sınırlı “çirkin”i ölçüsüzce ve şiddet içerircesine yapıştırmak. İdeolojik ve eleştirel söyleyeceğini, mekanı yok varsayıp yapı tasarımı ve uygulaması üzerinden dile getirmek. 1930’lara bugünün aklıyla, sert ve gerilimli bir bakış fırlatmak.

 

1990’ın başlarında kullanılmaya başlayan (inşaat bitimi 1987) Ankara Adliye Sarayı, dönemin bu yapılarına (Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Zübeyde Hanım Meslek Lisesi, Ankara Olgunlaşma Enstitüsü, Ankara Radyoevi, Türk Hava Kurumu, Kültür ve Turizm Bakanlığı) saygı olarak 50 metre, Atatürk Bulvarı’ndan geride tasarlanmıştır, mimarı Yüksel Erdemir tarafından.

 

Kentte, mekânsal nezaket.

Bu bilgiler ışığında, dönemin ideolojisi ile varsa bir hesaplaşma gayretimizi de yok varsaymadan, bakmak gerekir, kente ve yapıya.

“Bir masa, iki bank, üç güneşlik” konusuna girmemeyi yeğliyorum. Tasarımcı, yapıcı ve kent mobilyaları konusunda da konuşmak, bu tartışmayı uzatarak anlamsızlığı derinleştirebilir.


(2 temmuz 2017 tarihinde gazete duvar’da da yayınlanmıştır.)

All Posts
×

Almost done…

We just sent you an email. Please click the link in the email to confirm your subscription!

OKSubscriptions powered by Strikingly