Return to site

Halkın Desteğiyle Kazanılacak Haklar

| Açlık Grevinin 36. Günü

Söyleşi: Buse Kaynarkaya | Fotoğraflar: Ayşe Gülkızı

Selçuk Üniversitesi’nde araştırma görevlisi Nuriye Gülmen’in görevden uzaklaştırıldığı için Yüksel Caddesi İnsan Hakları Anıtı’nın önünde tek başına başlattığı oturma eylemi, 9 Kasım 2016’da başladı. Eyleme 23 Kasım’da Mardin Mazıdağı Cumhuriyet İlkokulu’nda öğretmenken ihraç edilen Semih Özakça katıldı. Aynı tarihlerde ihraç edildiği Altındağ Halil Şaşmaz Ortaokulu önünde oturma eylemi yapmaya başlayan Acun Karadağ, sosyolog Veli Saçılık, öğretmen Esra Özakça ve öğretmen Mehmet Dersulu’nun katılımıyla direniş büyüdü. 153 gündür devam eden direnişte Nuriye Gülmen 26, Semih Özakça 15 kez gözaltına alındı. Polis alana defalarca saldırdı. 11 Mart’ta açlık grevine başlayacağını duyuran Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, gözaltına alındıkları 9 Mart’ta eylemi bu boyuta taşıdılar. Onlar serbest bırakılana kadar alanda 1’er günlük destek açlık grevleri yapıldı. Açlık grevinin 36. günü, destek açlık grevleri sürüyor. 13:30 – 18:00 arasında gerçekleştirilen eylem, artık 24 saat devam ediyor. Hepimizin sıklıkla geçtiği bir kent merkezinde ne insanların ne de iktidarın gözünü kapatabileceği bir eylem gerçekleştiriliyor. Bir ayı geçen açlık grevi direnişi üzerine Semih Özakça ile konuştuk.

Bir direniş alanı olarak Ankara’yı seçtiniz. Neden insan hakları anıtı, burayı seçmenizin özel bir nedeni var mı?

 

Her yer direniş alanı olabilir. Bu tabii toplumsal muhalefetin veya devrimci-demokrat örgütlerin etkinliğine/hareketine bağlı. Muhatap olduğumuz kurumlar burada. İnsan Hakların Anıtı’nı seçme nedenimiz de merkezi ve uğrak olması… Ankara’da Kızılay’ı biliyordum. 2-3 yıl öncesine kadar Yüksel Caddesi’nde çeşitli siyasi anlayışlar stant açıp eylemler yapıyor, taleplerini dile getiriyorlardı. Son geldiğimde buradaki tüm etkinliklerin kaybolduğunu gördüm. Bir yerin direniş alanı olabilmesi için her türlü bedeli göze alıp oranın ısrarla kullanılması gerektiğini düşünüyorum. Burada defalarca saldırıya uğradık ama direniş alanını bırakmadık, kazandık ve bir mevzi oluşturduk.

Umut olma iddiasıyla yola çıktık. Direnişimiz kendi işimize dönme üzerinde yoğunlaşmış gibi görünse de aslında burada iktidarla bir mücadele halindeyiz; haksızlığa, mağduriyete uğrayan tüm halkın taleplerini dile getiriyoruz.Polis saldırırken insanların bizi sahiplenmesi, bu tepkinin iktidarın baskı ve anlayışına karşı olduğunu gösteriyor. Burayı her siyasi görüş ve anlayıştan insanın izlediğini biliyoruz. Bu direniş alanının haksızlığa uğrayan herkese nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini gösterdiğini düşünüyorum. Başka illere ve Ankara’nın çeşitli yerlerine eylemlerin yayılması, eylemin karşılığını bulduğunu ve yeni eylemlerin başlayacağını gösteriyor.

“Üyelerin hapsolacağı yerler sendikalar değildir”

Sendika genel merkezleri de Ankara’da. Sendika üyeleri direnişe destek veriyorlar ama yöneticileri göremiyoruz.

 

İlk açığa almalar ve ihraçlar başladığında herkes direnmekten yanaydı ama sendikamız bizi oyaladı. Ben de bir süre bu hataya düştüm. Yöneticiler pasifizmi savunarak eylemlikleri OHAL bahanesiyle kullanmadılar. Basın açıklamalarını hem üyelere bir karşılık vermek için hem de biraz da göstermelik yaptıklarını düşünüyorum. Tekil eylemlerle başladık ve yöneticilerle birebir konuşmalarımızda bunların küçümsendiğini gördük. Eğitim Sen Başkanı bize yaptığımızın etkisiz olacağını, kendileri bir şey yapsa da işe yaramayacağını söyledi. Burada hiçbir şey boşa gitmiyor, bunu onlar da biliyorlar ama o cüreti göstermiyorlar. KESK yöneticileri hukuksal ve maddi yardımlar gibi ellerinden geleni yaptıklarını söylüyorlar. Bunlar KESK’in gelecekte var olmasına yeterli veya insanların işlerinden atılmasını engelleyecek şeyler değil. Bu kadar büyük bir saldırıya karşı fiili, demokratik, radikal ve sürekli eylemlikler olması gerekiyor. 3300 kadar üyesi işten atılmış, yeni ihraçların sinyalleri de varken yeterince sert bir tepki ortaya konulamıyor.

“Eylem kararı alındığında üyeler sokağa çıkmıyor” diyorlar. Yöneticilerin idari işleri yürütmek kadar filli direnişleri örgütlemek ve onların başında olmak gibi yükümlülükleri var. Bu nedenle üyeler çıkmıyorsa kendilerinin çıkması gerekiyor.

Açlık grevinin ilk günlerinde KESK’in ve KESK’e bağlı sendikaların kapılarını çaldık, çeşitli ihtiyaçlarımızı gidermek için yardım istedik ve bunlar kabul edilmedi. Çok umutlu değildik ama tuvaletin bile kullandırılmayacağını düşünmemiştik açıkçası. Kimin için var bu sendikalar, kimin bu sendikalar? Demek ki sendikalar yöneticilerinmiş.Her şeye rağmen zorladık ve zorlamaya devam ediyoruz çünkü en nihayetinde KESK’li ve Eğitim Sen’liyiz ama kendimizi onlarla var etmiyoruz. Bizim direnişimizi belirleyen buradaki örgütlülük. Devrimci demokrat öğretmenleriz biz. Bu anlayışla hareket ediyor ve irademizi, kararlılığımızı buradan alıyoruz. Üzücü şeyler ama üyelerin hapsolacağı yerler sendikalar değildir. Biz burada bunu gösteriyoruz. Sendikamız hareket etmese de hakkımızı aramak için bir direniş ortaya koyabiliriz. İnsanların da buna yönelmesi gerekiyor.

Burada tarihsel bir görevi yerine getiriyoruz. Direnmek lütuf gibi algılanmamalı, bir zorunluğu yerine getiriyoruz. Bunun farkında olduğumuz için buradayız yoksa azmimiz çabuk kırılırdı.

Kendinizi yalnız hissettiğiniz oluyor mu?

 

Hiç olmadı. Biz yalnız değiliz. Milyonlarca insanın arkamızda, bizim için bir şeyler yapmaya istekli, gönüllerinin bizimle olduğunu düşünüyorum. Gözaltında tek başımıza tutulsak da bu düşünce, bu tarihsel rolün bilinci hiç aklımızdan çıkmıyor. Bu sayede daha dirençli ve dirayetli olabiliyoruz.

“Eylemimiz artık daha umut verici”

Açlık grevi açıklaması yaparken eylemi bir adım ileri taşımaktan bahsettiniz, hiç umutsuz konuşmadınız. Kazanım olmazsa bir adım sonrası ne olacak?

Herhangi bir somut, dolaylı kazanım olmadığı takdirde açlık grevimiz sonlanmayacak. Bizim geleneklerimiz, öğrendiklerimiz var. Bir yola girildiğinde kazanım olmadı mı bırakılmaz. Ben buradaki herkesin bu iradeyi göstereceğine inanıyorum. Açlık grevinin sonlanmasıyla direniş bitmez, bunu öncelikle belirtmek isterim.

120. günlerde açlık grevine girmeye karar verdik. Oturma eylemi yaptık, imzalar topladık, onları teslim ettik, çeşitli eylemler düzenledik, panellere/toplantılara katıldık, yurtiçi yurtdışı basın bizim haberimizi yaptı, bakanlıkla ilgili şeyler yapmaya çalıştık, suç duyurularında bulunduk ve daha bir sürü şey yaptık bu 120 günde. Daha fazla ne yapılabilirdi? Önümüzde daha önce pek çok kişinin uyguladığı bir eylem biçimi vardı: etkisinin daha büyük olduğunu düşündüğümüz için süresiz ve dönüşümsüz açlık grevi... Çoğu insana radikal gelebilir. Bizim yaşadığımız şeyler çok sert ve bu saldırıya karşı açlık grevi sert bir eylem. Böyle bir denge olmazsa kazanımı elde edemeyiz.

Bununla birlikte eylemimiz büyük bir ivme kazandı. Ben 12 gün sonra katıldığım için buraya dışarıdan da bakabildim, eskisi gerçekten umut vericiydi. İnsanların tepkilerinden ve dönütlerinden yola çıkarak söylüyorum, şimdi daha umut verici. 24 saat alandayız, daha fazla insana temas edebiliyoruz.

Medyanın ve katılımcıların ilgisi arttı. İktidar üzülsün veya bize acısın diye yapılan bir eylem değil bu. Hasta değil, direnişçiyiz. İnsanlar üzerinde bir duyarlılık yaratma ve onları harekete geçirme, bu etkiyle birlikte işimize geri dönme aracıdır açlık grevleri. Tek başına kazanma ihtimali elbette yok. İnsanların baskı unsuruyla bir kazanım olacak.Bizim için herkes bir şey yapabilir. Biraz yoğunlaşmak gerekiyor, ararsak elbette neler yapabileceğimizi buluruz. Bu direniş kazanırsa toplumsal muhalefet kazanacak. Bu direniş elbette kazanacak, biz elbette kazanacağız. Geç kazanırsak daha fazla bedellerle kazanacağız, erken kazanırsak daha az…

All Posts
×

Almost done…

We just sent you an email. Please click the link in the email to confirm your subscription!

OKSubscriptions powered by Strikingly