Return to site

Kentli Kadın Ev İşçilerinin Ankarası

Hilal Kara

Evet,

işte kırk yıl önce

insanın aklını bir şemsiye gibi tersine çeviriveren

bu şehir hikâyelerinden bir kaçını hasbelkader ben de duymuştum.

 

Hasan Ali Toptaş, Uykuların Doğusu

Pek az şehir kendi bünyesinde memur - şair yaratır, gündüzleri “düzen”in simgeleri ceket, kravat, kâğıt ve zımba dörtlüsünün çizdiği kare içine her gün girip çıkan bir adamı gecesinde ya da sabahın köründe uyutmayıp bir şeyler üzerine zihni kurcalamaya iter, düşündürür, zorlar, sorgulatır. “Seni görmek ister her bahtıkara, senden yardım umar her düşen dara, yetersin onlara güzel Ankara” denilen güzel Ankara aman dileyene yardımcı olur mu? Dertliye derman, dara düşene bir yol? Rengi nedir ya da? Grisiyle meşhur kenti yetmiş senelik Ankaralıya sorduğunuzda “mavi” deyiverir gözlerinin içi parlayarak. Sadece gri değil, maviyi de içerir şehr-i Ankara.

Calvino* der ki:

Düz ve yuvarlak hatlar boyunca motiflerini yineleyen simetrik figürlerden oluşan, tüm örgüsü boyunca her birini ayrı ayrı izleyebileceğin nefis renkte ipliklerle dokunmuş bu halının deseni kadar Eudossia’ya benzemeyen hiçbir şey yoktur ilk bakışta. Ama durup onu dikkatle incelediğinde halıdaki her noktanın kentteki her noktayla ilişki içinde olduğunu; kentte var olan ve senin trafiğe, kalabalığa, itiş kakışa takılarak gözden kaçırdığın her şeyin aralarındaki gerçek ilişkiye göre düzenlenmiş şekliyle desende bulunduğunu anlarsın.

Calvino’ya göre, Ankara’nın deseni ne olur? 19. yüzyıl gezginlerince** “fakir, bakımsız, dayanıksız evleriyle hüzünlü bir kent” olarak nitelendirilen Ankara’nın zamanı nasıl akmaktadır?

Her duruma, tasarıma, plana göre Ankara üzerine nice değerli araştırma, tartışmanın yanında küçük bir soru daha: Trafiğin, kalabalığın, itiş kakışın gözden kaçırdığı ilişkilerin gizli desenini en çok çizen ve ona en çok değen kentli kadın ev işçilerinin Ankarası nedir acaba? Her gün şehrin bir yerinden ötelerdeki bir başka yerine saatlerce yol kat eden, kendi evinin yanında bir başka eve - “fabrika yerini almış ev”e giden, kendi sınıfsal mekânının izleriyle her gün o uzaktaki sınıfın yüksek duvarlarıyla çevrili mekânına giren, sınırları muğlaklaştıran başka bir kentli var mıdır? Gittikçe kutuplaşan, sosyal ve ekonomik olarak zıtlaşan, birbirine hiç derecesinde temas eden kentleşme pratiklerini her Türkiye kenti gibi yaşayan Ankara’da, bir ev işçisi kadının Ankara’sını düşünmek, bizleri Calvino’nun tasvirindeki desene belki biraz daha yaklaştırabilir.

“Sabah 5-5.30 gibi kalkarım, sobayı yakarım. Akşamki yemeği yapıp evi toparlarım. Altıda otobüse biniş, ardından Kızılay, sonra metro koştur, terledikçe terlersin… Metrodan in, ringe bin… En geç 8.00’de evde olmalısın, daha gece kalamazsın. Tüm gün temizlik… Yapboz yaptığın iş, her gün sen yaparsın onlar bozar, sorarsan iş senin için nedir diye…İşte akşam altı iş bitiş, sen aman eve geç kalacaksın şu kısım kalsın filan yok, eve de yetişmen lazım koca kızar… Koştur ringe, tekrar metro, ardından Kızılay… Aktarma süresi kaçmasın diye koşarsın ama yetişemiyorsun ki… Terim hep üzerimde kurur… Beni iş değil, yol yoruyor yol…”

Kent içi hareketliliği, kentin en yoğun saatlerinin kahrını çeken emekçi kadınların günlerinin kısa bir hikâyesi. Gün, kendi evinin kapanışı, öteki evin (işyerinin) açılışıyla başlar. Bir ev işçi kadının anahtarlığında kendi evi dışında pek çok anahtar vardır, dimağında da pek çok ev. O evdeki eşyaların yerini ev sakinlerinden bile iyi bilir. Evin gerçek sahibesidir. Hatta o semti daha iyi bilir, pazarı ne zamandır, marketinde ne ara indirim olur, takip eder. O çok uzaktaki diğer semt - site, günün belli saatlerinde onun semti olur; hatta semtin asıl sözde sahibinden daha çok onun semti olmuştur. Elindeki anahtarlık sayısı kadar onun semti vardır. Bazen Angora Evleri, bazen Yaşamkent, Beysukent, Çayyolu, Ümitköy, Alacaatlı, bazen Or-an, bazen başka yer. Kazan’dan çıkıp Or-an’a gidebilir, Doğantepe’den Eryaman’a da ve hatta Kırıkkale’ye gideni bile olmuştur, “ekmek aslanın ağzında ve hatta midesinde” dir. Yollar gidilir, temiz olan kirlenir, kirlenen temizlenir…“İş isterler hep iş isterler, gün sonunda el sımsıkı…”dır. Pazarı, marketi, zamanı, bakkalı, dükkânı bilinen o diğer yerler semtleri midir gerçekten? “Hayır, milyonları versen orada yaşanmaz”dır; zira “ölsen kimse duymaz ki burada”dır.

Kendi mahallelerinde birbirlerinden kuvvet alırlar, çocukları beraber büyür, çocuklar yan komşuya emanet edilir, gözleme, erişte, salça hep beraber hazırlanır. İş beraber bulunur, birbirine iş bulunur, işe birlikte gidilip gelinir, birlikte başedilir hemen hemen her şeyle. Hane içinin en yakın tanığı yan komşudur. Yol arkadaşı olunur; sabah altıda yola çıkılır, pazara, çarşıya beraber gidilir. Yan yana yapılı, yan yana yaşantılı evlerin yamacında kocaman dört harfliler (TOKİ) yükselir, o yapılara gidilse, gidilmese midir? Gidilse iyi de olabilir, gecekondular yazın iyidir hoştur da kışın ısıtması, sobası, tasası pek zordur. Gidilse kapı bir, ev bir düzen yitip gidecektir, zihinler karışıktır.

Kent öyle bir desendir ki kadınların ellerinde, kadınlar bazen onunla dönüşür, o bazen kadınlarla dönüşür. Genel kanı, köyü kentin karşısına konumlandırıp

“sözde kentlilikler” gibi bir kavram çizer; desenin yapılma biçimini netleştirirken, kentsel mekândaki karşılaşmalar, buluşmalar ve zıtlaşmalar öyle karmaşık zihinsel haritalarla çizilir ki iki kutba konumlandırıp sınırlandırılmayacak kadar geniş edimleri ve şeyleri kapsayıverir. “Öteki” mahalle denilen bazen “milyonlar verse yaşanılmayacak yer”, bazen de “çocuklarım burada yaşasın isterim” olabilir. İşveren ile ilişkinin biçimi kati zıtlıkları barındırmaz:

“…Abla olmasa çocuğumu okutamazdım.

Onun desteği, yönlendirmesi olmasa kendimi geliştiremezdim. Hep bana bir şey katacak kadın (işverenini seçme biçiminden bahsediyor) seçtim, dedikodu yapacak, iki ay yatacak, hiççalışmayacak üretmeyecek beni çağıracak oh ne ala…”

Kentle kurulan ilişki de bundan çok farklı değildir.

Kente ilk geliş hiç de kolay değildir. Ne yapılacaktır, nasıl yaşanacaktır:

“İlkokulu okudum, on yedi yaşında evlendim, ilk Çukurca’ya geldim, gecekonduya geldim. Ankara’ya gelmedim ki gecekonduya geldim. Bizim ora köy gibiydi. Derenin içiydi işte Kırkkonaklar tarafı.

Su yok, elektrik yok, küçük tüple oturuyorduk, lüküs lambasıyla oturuyorduk. Ordan öyle öyle geldik Yıldız’a. Orada otururken hazineden bir yer çevirdik. Güzel gecekondu yaptık. Derme çatma ama kendimiz yaptık. Kendi elimizin emeğiyle. Üstümüzde tavanımız yok, altımız çamur. Öyle oturduk. On sene oturdum orada…”

Aynı zamanda daha küçük bir genç kızdır:

“On dört yaşıma kadar okudum, evlendim, buraya geldim. On sekiz senedir Doğantepe’deyim. Taşınacak durumda değiliz bu gecekondudan.

On beş yaşındaki çocuk ne kadar bilebilir ki bir yeri (Ankara’yı) sevip sevemeyeceğini. İlk gözümü açtığımda… Abla’yı gördüm hep ağlardım, hiç durmadan oturur ağlardım babam gelecek mi diye.. Artık dayanacak gücüm kalmamıştı. Çocuğum olunca ona sarıldım…”

Kente ilk gelişi hemen iş bulma süreci takip eder, kentte yaşam zordur, her emekçi kadını bekleyen koca sorun kümesi onu da bekler, hem kendi evini hem de işini nasıl dengeleyecektir:

“Tezgâhtarlık yapsam zor, çocuklara nasıl bakacaksın arkadaş toplantısında yardımcı kadın arıyorum dedi …Hanım, öyle bir kavramı da ilk kez duyuyorum. Ben yapabilirim dedim, o ona tavsiye etti, o buna; etraftan çok tepkiler çektim ama…”

Ev işi dışında bir iş mümkün müdür peki:

“Büro işi çok daha rahat bir kaçzaman gittim, izin alabiliyorsun sonra çok daha rahat dinlenebiliyorsun ama etraf laf ediyor erkek var büroda diye. Takmayayım diyorsun ama olmuyor işte”.

Ankara/kent, haneye ve hane içinde en çok kadına yüklenirken, kentle başetme, kentte hayatta kalma stratejileri üretme üzerine onları yıpratırken; bir yandan da “görece bir özgürlük” sunar. Evden çıkabilme, başka bir mekâna ulaşabilmeye yönelik hareket alanı yaratır:

“Ev işiyle pek çok insan tanıdım, eğleniyorum da aslında”.

Kentte ilk gelindiğindeki çalışma - emek tanımı, yıllar içinde evrilir. Kente ilk göç ile “zorunluluk” şeklinde çalışmayla ilintilenen ifadeler, zorunluluk tınılarını içerse de bir süre sonra, çalışmak artık ona şunları söyleyebilir:

“…Özgüven katıyor. Benim annem pazardan bir eşarp istemişti, beş liraydı, babam alamamıştı,çok üzülmüştü hatırlıyorum. Ben annem gibi değilim. Ne istersem alabilirim, ona (kocama) ne?”

Kendi semti ya da diğer semt dışında Ankara’da en çok nereye gidilir? Kesintili yolculukların en çok buluştuğu yer, gün içinde mutlaka geçilen yer Kızılay’dır. Kızılay, bir otobüsten diğer otobüse aktarma istasyonu olarak kodlanan bir yer olsa da, devamlı ter içinde koşturulan bir yer olarak tanınsa da, “keyiflidir”. Kısıtlı zamanda gezilen, yol arkadaşlarıyla bir yerde çay - simit yapılıverilen bir yerdir. Maaile ayda bir gelinir bazen. Fakat haftanın altı günü Ankara kazan kendisi kepçe dolanan bir kadın için evde geçirilecek bir gün ilaç gibi gelir. O bir günde de kendi evinin temizliği, çamaşırıyla uğraşır ve sonra yine başlar yollar, yollar…

 

Pek az iş Sisyphos’un işkencesine sonsuzca tekrarlanan ev işleri kadar benzer. Temiz olan kirlenir, kirlenen temizlenir, tekrar ve tekrar, gün be gün. Ev kadını, zamanın dışındadır: o hiçbir şey yapmaz; sadece şimdiyi sürükler.

Simone de Beauvoir***

 

Döngü yeniden başlamıştır, birçok evde “şimdiyi sürükleyen kadın” için iş değil de yol yoruyordur. Hele ki yol parasını sormayın… İşvereninin bazısı verir, bazısı hiç sormaz. Yol ücretleri zamlanır, otobüs güzergâhları değişir ve her zamanki gibi şaşmayan bir şeydir otobüsün geç gelişi. Onlar uğraşmışlardır esasında:

“Bizler için özel bir kart çıksa mesela, sabahları akşamları aktarma süresi için ücret almasa. Öğrenci kartı gibi bir kart olsa. Ya da daha sık gelse otobüsler. Melih Gökçek sevmediği yerlerin otobüsünü kısıyor. Toplanıp dilekçe verdik ama…”

Ücreti dert otobüslerin, konforu ve güvenliği bir kadın için, hele ki geç saatlere kadar çalışmak zorunda kalan emekçi bir kadın için çok daha büyük derttir. Rahatı ve güvenliği “şüphe götürmez” toplu ulaşım araçlarında bazen yanında koca bir şemsiye taşımak zorunda kalır:

“Bazen geç kalıyorum, otobüs it kopuk… Yanımda koca bir şemsiye taşıyorum. Hem genç kızlar da oluyor, onlar için de iyi. En azından önlem oluyor”.

Doğantepe’den Angora Evleri’ne bir ev işçisi kadının yol, emek ve kent hikâyesine hasbelkader tanık oldum. Hikâye, güvencesiz çalışmaya, çalışma saatlerindeki esnekliğe, kocalar, çocuklar, hane içi sıkıntılara ilişkin kelimelerle örülü. Hikâyeye tanıklık bir otobüs yolculuğunda gerçekleşir. Otobüs her zamanki gibi geç gelmiş ve hınca hınç dolu. Tam o sırada otobüse binmeye çalışan kadınlardan biri belediye başkanına, sisteme, her şeye okkalı bir küfür savurur ve otobüsteki herkes veryansın eder…Ve bir başka hasbelkader tanığın şu cümle geçebilir zihninden:

“Yıkarsa bu düzeni kadınlar yıkar”.

* Italo Calvino, Görünmez Kentler, Yapı Kredi Yayınları

** Charles Texier, bu gezginlerden biri. Daha ayrıntılı bilgi, Serim Denel’in “19. Yüzyılda Ankara’nın Kentsel Formu ve Konut Dokusundaki Farklılaşmalar” adlı metninde bulunabilir.

*** Simone de Beauvoir, Second Sex

All Posts
×

Almost done…

We just sent you an email. Please click the link in the email to confirm your subscription!

OKSubscriptions powered by Strikingly