Return to site

Oktay Akbal’ın Kaleminden

1940'lı Yılların Sonunda Ankara

Önder Şenyapılı

Oktay Akbal (1923-2015) 1947 ve 1951 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda görevli olarak Ankara’da yaşar. 1957 yılında “Suçumuz İnsan Olmak” romanı yayımlanır. Romanının kahramanları, kendisi gibi İstanbulludurlar ama, geçici olarak Ankara’da yaşamaktadırlar. Akbal, Nedret, Nuri, Selmin, Sevim, Nedim’in öyküsünü anlatırken, 1940’lı yılların (sonlarındaki) Ankara’yı da anlatır. Başkent yaşamından kesitler sunar.

Romandan Ankara’yı anlatan satırlar aktarmadan önce, yazarın bir yıl sonra (1958) yayımlanmış “Berber Aynası” öykü kitabında yer alan aynı adlı öyküsünden bir alıntı yapmak isterim. Aşağıdaki satırlar, Akbal’ın Ankara’yı “bir yabancı şehir” olarak gördüğünü, bu kentte yaşamayı sindiremediğini dokundurmaktadır.

“...sonra nasılsa birden zaman çarklarını geri geri işletmiş, bir berber sandalyesinde bana yeniden yaşama, düşünme imkanı vermişti. Geniş bir asfalt cadde vardı dışarda. Karşıda iki büyük, geniş, parlak ayna. Çevremde kırmızı koltuklar. Bekleşen iyi giyimli insanlar. Yabancı bir yerde, başka bir şehirdeydim. sokaktan büyük otobüsler geçiyordu. İstanbul’da bulunmayan taşıtlar. Neresiydi burası? Ne arıyordum? Birden bir ses ‘Ankara Postası’ demişti. Gazete satıyordu küçük bir çocuk. Ankara’daydım. Bir berber salonunda. Beni traş eden berber Ankara’nın sağlam soğuğundan bahsediyordu. Ben de ‘Bu kış gene hafif geçti. Ya geçen yıl?’ diyordum. Demek yıllardır buradayım ben. Bu yabancı şehirde yaşamıştım! Sonra bir bir hatırladım hepsini. Evlendiğimi, bu şehire yerleştiğimi, bir bodrum katında oturduğumu, bir işim olduğunu, karımın yakında doğuracağını... Yaşam berber aynasından çıkıp üzerime çökmüştü.”

Ulus’tan istasyona duğru uzanan asfalt yol, 1940

“Suçumuz İnsan Olmak” romanının kahramanlarından Nuri de kenti benimsemeyenlerdendir. “Nuri aylardır bu arsadan gidip geldiği halde şu apartmanın ne zaman yapıldığını bile bilmiyor. Galiba yapı son aylarda tamalandı! Öyle ya, arsa eskiden daha genişti. Farkına bile varmamış!”

1940’ların Ankarası ne denli geniş bir alana yayılmış olabilir ki... Ankara’ya 1957 yılında geldim. Bir ucundan bir ucuna yürüyerek bile gidilebiliyordu neredeyse. 1940’ların sonlarında daha da dar bir alanı kapladığını düşünmek yanlış olmaz. Ne var:

“Sabahları akşamları işine gidip gelirken insan düşünebiliyor mu, çevresine bakma fırsatı bulabiliyor mu? Evden nasıl çıkıyor, daireye kadar yolu nasıl aşıyor?”

Başkentte yaşayanlar, genelde mutsuzdurlar:

“Sokaktan yorgun argın insanlar geçiyordu. Bitkin adımlarla bir eve, bir yuvaya giden insanlar... Hiçbirinde mutlu görünüş yoktu. Sanki hepsi de bir felaketten artakalmışlar! Bir yangından, bir depremden kurtulmuşlar. Öylesine bezgindiler, perişandılar.”

1950’lerde, 1960’larda Ankara’nın tiyatroları, sinemaları dolar taşardı. Kuyruklara girilip biletler alınırdı. Bilet karaborsası bile vardı. Ankara halkının genci, yaşlısı, sinema salonlarında buluşurdu. “Suçumuz İnsan Olmak” romanının Üçüncü Bölümü şöyle başlar:

“Sinemanın önündeki insan dizisi kaldırımların başına, caddeye kadar taşmıştı. Sokakta kalanlar yağmurun altında birbirlerine sokulmuşlardı. Birinin açtığı şemsiyenin altına ikisi, üçü birden saklanmaya çalışıyordu. Sinemanın radyosu film havaları çalıyordu. Frank Sinatra, Doris Day, Nat King Cole birbirini kovalıyor, baygın havalar Ankaralıların Pazar sabahına tatlı bir renk veriyordu. Öğle seansı her zamanki gibi sinemaya büyük bir kalabalığı çekmişti. Karısını, kzını, oğlunu önüne katan buraya gelmişti. Bu öğle seansına aile matinesi denirdi ya, doğruydu. Kalabalık içinde tanıdıklar çıkıyordu. Kimi resimleri bir, bir daha seyrediyor, kimi acele, onu bunu ite kaka gişeye sokulmaya çalışıyordu. Karşılıklı iki gişe boyuna bilet kesmekteydi. Az sonra gişenin üstündeki ışıklı yazılar yandı: Yer kalmamıştır. Ancak üç beş kişilik bilet vardı. Son talihliler biletlerini aldılar. Zil de çaldı. Beş dakika kalmıştı filmin başlamasına.”

“Suçumuz İnsan Olmak” romanının Dördüncü Bölümü “Ulus Meydanı kaynaşıyordu. Günün en kalabalık saatiydi şimdi. Memurlar işten çıkmışlardı. Dört koldan meydan boşanıyordu insanlar” diye başlar. Mağaza vitrinlerini, vitrinlerdeki mankenlere giydirilenleri, vitrinleri dolduran kumaşları, çamaşırları anlatan satırlarla süregider. Roman kahramanlarından Nuri ile Nedim, Ulus’taki üç dört masalı bir meyhanede rastlaşırlar. İki eski arkadaş geçmişin anılarından söz ederler, birbirlerini görmedikleri yıllarda neredeydiler, neler yaptılar anlatırlar.

11948 yılında Ulus Meydanı

1948 yılında Ulus Meydanı

Meyhaneden çıkarlar:

“Ankara caddeleri ışık içindeydi. Suları çekilmiş dereler gibiydi caddeler, sokaklar. Dükkânlar kapanmış, troleybüsler azalmıştı. Şehir boşalmıştı sanki. Bilmeyen şaşırırdı, nerede olduğunu anlayamazdı. Hiç konuşmadan meydana doğru indiler.Çok söz vardı konuşacak, dertleşecek. İkisinde de. Belliydi bu. (...) Serin bir Ankara gecesi şehre çöküyordu. Sırtlarını alçak bir duvara dayadılar. Önleri sıra uzun bir asfalt, istasyona doğru uzanıyordu. Bir zaman hiç konuşmadan durdular. Geceyi seyrettiler. Bazen kocaman bir troleybüs, bazen bir otomobil geçiyordu.”

Nuri, bir başka gün, daireden çıktıktan sonra gene bir meyhanede kendi başına birkaç kadeh içer, meyhaneden çıkınca karanlık basana değin gidip bir parka oturur. Yanda bir çocuk bahçesi vardır. Çocuk doludur. Ne var, “yaklaşan gün sonu ile birlikte” boşalır. Şöyle sürer anlatı:

“Sonra yürümüş, parkın ortasındaki ‘Öğün, çalış, güven’ anıtının kabartmalarını seyretmişti.”

Demek ki, Güvenlik Anıtı parkın ortasında yer alıyormuş 1940’lı yıllarda. Bugünkü gibi ucunda değilmiş. Nitekim, 1940 yılında çekilmiş bir fotoğraf (bu sayfalarda yer alıyor) öyle olduğunu sergiliyor.

1940 yılında Güvenlik Parkı

“Suçumuz İnsan Olmak” romanının Altıncı Bölümü şöyle başlar:

“Bu şehrin baharı yoktu, kışı, yazı vardı. Baharlar bu iki aşırı mevsim arasında kh birine, kâh ötekine daha çok yaklaşırdı. Mayısla beraber yaz gelmişti. Sıcak, otomobilleri kor dolu fırınların içine çeviriyordu. Dolmuş ve otobüs duraklarında insanlar hayattan uzak yaratıklar halinde bekleşiyorlardı. Troleybüsler, terli insan kalabalığını yüklenip yüklenip gidiyordu. Öğleden epey sonraydı, ama bozkır güneşi tepedeydi daha. Dolmuş beklemek çekilmez bir işkenceydi. Dolmuyordu taksiler bir türlü. Şoför, ‘Ulus’a iki kişi!’ diye gevşek gevşek bağırdı.”

Nedret ile Sevim “cehennem parçası” bir dolmuşa binerler. Kızılay’dan Sıhhiye’ye değin kaldırımları, kaldırımlarda yürüyenleri izleyip söyleşirler. DTCF’nin önünde inerler. Nedim’in resim sergisi fakültededir. Sergiden ayrıldıklarında yürürler:

“Akşamüstü sokaklar doluydu. Güneş Ankara Kalesi’ne doğru iniyordu. Memurlar işten çıkmış olmalıydılar. Hr günkü kalabalıktı bu. Sanki bir acemi ressam her gün, her akşam aynı saatte, aynı boyalarla, hiç değişmeyen o sıkıcı tabloyu yeniden çiziyordu.”

Yaz mevsiminde ne yapardı Ankara’da yaşayanlar 1940’lı yılların sonlarında? Şöyle yanıtlıyor Oktay Akbal:

“Sıcak iyiden iyiye bastırmıştı. Dairede pencereler ardına kadar açıktı. Memurlar ellerindeki kâğıtlarla yelpazeleniyorlardı. Bir ölgünlük çöküyordu kişinin içine. Bir uyuşukluk. Bu mevsimdew bütün başkent böyleydi. Hele daireler; memurlar, hademelriyle, sıcağın elindeydiler.

Bozkır yazı her gün biraz daha ağırlaşan yüküyle şehri kaplıyordu. İşini uyduranlar, zenginler çoktan kaçmışlardı İstanbul’a. Küçük memurlar da sırayla izin alıp yakın şehirlere, kalacak yerleri olanlar İstanbul’a gidiyorlardı.”

Oktay Akbal’ın, benim Ankara’ya ayak bastığım yılda, 1957’de yayımlanan romanı “Suçumuz İnsan Olmak” 1958 Türk Dil Kurumu Roman Ödülünü aldı. 1986 yılında Erdoğan Tokatlı filmini çekti. Yazının başında alıntıladığım metnin yer aldığı öykü kitabı “Berber Aynası” 1958 yılında yayımlandı, yazarına 1959 Sait Faik Hikâye Armağanı verildi. Doğan Kitap Akbal’ın bütün yapıtlarını yeniden yayımlamaya başladı. Yazıdaki alıntıları “Suçumuz insan olmak” romanının

Doğan Kitap Ekim 2018 tarihli 1. basımından aldım.

Türk Edebiyatının önde gelen kalemlerinden biri olan Oktay Akbal’ın, bir süre yaşadığı Ankara’yı anlatan, 1940’ların sonlarındaki Ankara hakkındaki izlenimlerini, gözlemlerini de aktaran satırları, 70 yılı aşkın süre sonra kentte nelerin değiştiğini, nelerin değişmediğini değerlendirmek isteyen bugünün başkent sakinleri için güçlü ipuçları veriyor.

Özellikle genç kuşakların Oktay Akbal’ın romanlarından, öykülerinden, anılarından, günlüklerinden, denemelerinden tat alacaklarını, yanı sıra geçmiş yıllar hakkında bilgi edineceklerini belirtmeliyim.

All Posts
×

Almost done…

We just sent you an email. Please click the link in the email to confirm your subscription!

OKSubscriptions powered by Strikingly