Return to site

Özgür, Eşit ve Daima Aşkın Kazandığı Yarınlar için Bir Bakış: 

Queer Eye

Ali Burak

Haziran ayını seviyorum. Sadece bu ayda doğduğum ya da yazı başlatan ay olduğu için değil; pride zamanının ve onur yürüyüşlerinin başlamasıyla birlikte tazelenmenin ve her sene kendini tekrarlayan o baş döndürücü özgürlük umudunun simgesi olduğu için de seviyorum güzel haziranı. Bu umudu içinde barındıran ay başlamışken, söz konusu başlangıçla yakından alakalı bir televizyon şovundan bahsetmek istedik bu yazıda, Netflix’in dünyaca ünlü televizyon programı Queer Eye.

Kendilerine verdikleri isimle “Fab Five” (fabulous five; muhteşem beşli), 7 Şubat 2018’de hayatımıza ilk kez girdiklerinde acaba bu denli başarılı olacaklarını tahmin etmişler miydi bilemiyoruz. Program temelde, mesleklerinde oldukça başarılı beş eşcinsel erkeğin queer bakış açısıyla, çoğunlukla düzcinsel erkeklere giyim, kişisel bakım, dekorasyon, mutfak, özsaygı ve sosyal ilişkiler konularında danışmanlık sağlama ve hayatlarını kendi deyişleriyle “bir üst seviyeye taşımaları”, hayatlarına bir yön vermeleri üzerine kurulu. Üçüncü sezonunu da tamamlayan seri bu sebeple birbirinden bağımsız ve her seferinde farklı bir katılımcının ele alındığı bölümlerden oluşmakta. Her bölümün sonunda hayatı ve temelde “hayat ve insanlara bakış açısı” değişen kişi, daha önceden bir yakını (eş, sevgili, arkadaş, akraba) tarafından programa önerilmiş oluyor ve her bölüm kişinin neden önerildiğini açıklamakla başlıyor. Başvuruların hangi kriterlere göre elenip, seçimlerin ne şekilde yapıldığını tam olarak bilemesek de -sui generis ve izlenme ihtimali yönünden ilgi çekici hikayeler tercih sebebi gibi görünmekte- her bölümün başında elimizde umutsuz, çoğunlukla depresyon belirtileri gösteren ancak değişime açık ve bu değişimi arzulayan bir katılımcı ve hikayesi oluyor.

Program temelde, mesleklerinde oldukça başarılı beş eşcinsel erkeğin queer bakış açısıyla, çoğunlukla düzcinsel erkeklere giyim, kişisel bakım, dekorasyon, mutfak, özsaygı ve sosyal ilişkiler konularında danışmanlık sağlama ve hayatlarını kendi deyişleriyle “bir üst seviyeye taşımaları”, hayatlarına bir yön vermeleri üzerine kurulu.

Burada programdan bahsetmeye kısa bir ara vererek, queer kelimesine yabancı okurlar için yukarıda “queer bakış açısı” ile neyin kast edildiğini açıklamak isterim. İngilizce’de “tuhaf, gülünç” gibi anlamlara gelen ve seksenli yıllara kadar LGBTQ bireyleri küçümsemek için kullanılan bu kelime, daha sonraları bireylerin kendilerini bu kelime vasıtasıyla tanımladıkları ve bir teoriye adını veren çok katmanlı bir kavrama dönüştü. Tüm cinsel kimlikleri ve eğilimleri altında barındıran bir çatı terim olduğu söylense de, queer teori cinsel kimlikleri etiketlememek gerektiği ve sınırsız, değişken bir kimlik ve eğilim çeşitliliği var olduğuna da dikkat çeker aynı zamanda. Konuya dair en çığır açıcı yazıları yazan düşünürlerden Judith Butler’ın, toplumsal cinsiyetin (gender) oluşum sürecini “performatif” (kişi ve toplum tarafından şekillendirilen, yapıp yıkılarak dönüştürülen, dolayısıyla sosyal ve politik katmanları olan) bir süreç biçiminde tanımlaması queer bakış açısı hakkında bir fikir verecektir sanıyorum.

Fab Five her biri nevi şahsına münhasır, kesinlikle yaşamaktan ve gülmekten fazlasıyla keyif alan beş gay erkekten oluşmakta. İç mimar Bobby Berk, kuaför Jonathan van Ness, modacı Tan France, şef aşçı Antoni Porowski ve sunucu ve kültür uzmanı Karamo Brown. Her biri kendi yetenek ve alanlarını ilgilendiren konularda katılımcının hayatını yeniden kurguluyorlar. Kültür uzmanının sadece psikolojik destek vermesi ya da Antoni’nin katılımcıya sadece yemek yapmayı öğretmesiyle kıyaslayarak, izleyiciler tarafından en zor işin iç mimara ait olduğuna dair eleştiriler yapılsa da, ben konuya bu kadar yüzeysel bakmamak gerektiğini düşünüyorum. Evet hepsinin yaptığı işler ya da verdikleri emek biçimleri farklı, fakat hepsi bu süreçte katılımcılarla konuşuyor, yer yer kendi hikayeleri ve kişisel tarihlerinden de örnekler vererek bir mutfak, kuaför ya da kıyafet deneme sahnesini son derece dokunaklı, öğretici ya da eğlenceli bir hale dönüştürebiliyorlar. Programın sırrı ve bu denli kabul görmesinin sebebi de tam olarak işte bu empati ve samimiyette gizli. İzleyiciye kendi yaşamı ve yaşamında değiştirmesi gereken başlıklar konusunda fark ettirmeden bir ayna tutuyor ve ufak görünen önemli tüyolar veriyor. İzleyicinin, katılımcının ve fab five’ın hikayeleri birbirine karışarak her bölüm sonunda sizi düşünmeye sevk eden bir senteze ulaşıyor. Sevdikleri için yemek yapmak, bir tattan kişisel hatıralar yaratmak, kişisel bakımını ve görünümünü önemsemek, yaşadığı ortamın zihinsel durumunu hangi yollarla etkilediğini fark etmek, korkuları, geçmişi yahut varoluşu ile yüzleşmek başlıklarında bildiklerini gözden geçirmek durumunda kalan katılımcı, özsaygısı ve kendine güveni artmış olarak ayrılıyor programdan. Hikayeler ve değişim sürecinin suni olarak algılanmamasının temelinde, muhteşem beşlinin daima bu birkaç günün değişim için yeterli olmadığı, bunun katılımcı tarafından idame ettirilmesi gereken bir süreç olduğu ve onların yalnızca katılımcıya bu kararı verecek gücü ve yardımı sunduklarını tekrarlamaları yatıyor, böylece yaptıkları işin güzelliğine, verdikleri umuda ve dokunup değiştirdikleri hayatlara inanıyoruz. Genelde en çarpıcı ve göz önünde olan değişimler dekorasyon ve kıyafet konusunda oluyor gibi görünse de, aslında başlattıkları değişimin depremi çok daha derinlerden yükseliyor. Samimiler ve sınırlara saygılılar, bu programın diğer bir güçlü yanı. Örneğin, fazla kilolarından şikayetçi bir katılımcıya elbette spor yapmasını öneriyorlar, ancak hiç kimseyi aynı güzellik kalıplarına sokmaya çalışmıyorlar. Tan France’ın herkesi kendi vücut özelliklerine uygun giydirerek ayna karşısında harikalar yarattığı bölümler çok ilgi çekici. Katılımcının neler yapabileceğine dair potansiyeli keşfedip, birlikte keyifli ve yüzleşmeye yönelik bir yolculuk başlatıyorlar. Aralardaki her türlü ayrımcılığın karşısında duran, yer yer politik eleştiri içeren ve bazen de queer teoriye ilişkin minik diyaloglar ayrı bir tat katıyor programa. Çoğu kişi bu fikrime katılacaktır sanıyorum, grubun en neşeli ve ilgi çekici figürü Jonathan bence. Alışıldık cinsiyet kalıplarına son derece meydan okuyabilen cesur bir adam, şimdi bu satırları okurken programı izleyenlerin yüzünde oluşan gülümsemeyi görür gibiyim.

Programın sırrı ve bu denli kabul görmesinin sebebi de tam olarak işte bu empati ve samimiyette gizli. İzleyiciye kendi yaşamı ve yaşamında değiştirmesi gereken başlıklar konusunda fark ettirmeden bir ayna tutuyor ve ufak görünen önemli tüyolar veriyor.

LGBTQ dostu bir kanal olduğunu neredeyse her yapımında vurgulayan Netflix’ten gelecek sezonları da yayınlamasını merakla bekliyoruz, henüz izlememiş olanların da ilgilerini çekebildiğimizi ümit ediyorum. Çok eğlenecek, çok hüzünlenecek ve yepyeni şeyler öğreneceksiniz izlediğinizde. Düzcinsellik haricindeki cinsel kimliklerin de görünürlük ve toplumsal temsilinin artması adına çok önemli bulduğum bu programın muhteşem beşlisini ayrıca kişisel instagram sayfalarından da takip etmek başlı başına bir keyif.

Özgür, eşit ve daima aşkın kazandığı yarınlarda buluşabilmek ümidiyle, mutlu onur ayları geçirmenizi dilerim. Happy Pride… :)

All Posts
×

Almost done…

We just sent you an email. Please click the link in the email to confirm your subscription!

OK