Return to site

Sovyet Diplomatı S.İ.Aralov'un Kaleminden 1922-1923 Yıllarında Ankara

Önder Şenyapılı

Semyon İvanoviç Aralov (1880-1969), 1922 yılında Sovyet Rusya’nın resmi temsilcisi olarak 1922 yılında Ankara’ya atanır. Topraklarını işgal etmiş olan Avrupa devletleriyle savaşmakta olan Türkiye’yi resmen ve ilk olarak tanıyan Sovyet Rusya bir elçilik heyetini gönderir Ankara’ya. Heyetin başında bulunan Aralov 1923 yılında Cumhuriyetin ilânından önce Türkiye’den ayrılır. 1946 yılında sürgün edildiği toplama kampından döndükten sonra Türkiye anılarını kaleme alır. Yazdıkları “Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları 1922-1923” başlığıyla yayınlanmıştır.1 

Aralov’un Türkiye’de görevlendirildiği sırada, iki başka Sovyet temsilcisi daha bulunmaktadır Türkiye’de. Biri, 1921 yılı sonlarında Sovyet Ukrayna Hükümeti’nin ‘Olağanüstü Elçisi’ kimliğiyle Trabzon’dan Samsun’a, oradan Ankara’ya geçerek Bolşevik hükümetini temsilen Ankara hükümetiyle işbirliği anlaşması imzalayan General Mihail Vasilyeviç Frunze(1885-1925)’dir. “Frunze’nin Türkiye Anıları”2 1978 yılında yayımlanır.

Aynı dönemde Türkiye’de bulunan bir başka Sovyet temsilcisi, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti İçişleri Bakan Yardımcısı görevindeyken 1921 yılında Azerbaycan’ın Türkiye Büyükelçiliğine atanan İbrahim Abilov(1881-1923)dur. Sovyet Cumhuriyetleri ile Genç Türkiye Cumhuriyeti arasında birden çok anlaşma imzalanmasına ve Sovyet Cumhuriyetlerinden Türk Kurtuluş Savaşına sempati ile bakılmasını sağlayan İbrahim Abilov; 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında yapılan İzmir İktisat Kongresine katılmak üzere gelmiş ve 23 Şubat 1923 tarihinde rahatsızlanarak yaşamını İzmir’de yitirmiştir.

Aralov, anılarında hem Frunze’den, hem de Abilov’dan sık sık söz eder.

“Tiflis’ten Ankara’ya Yolculuk” ana başlığını taşıyan bölümü “1921 yılı Aralık ayının sonunda, elçiliğimizin bütün kadrosu yola çıktı” tümcesiyle başlar. Heyet Batum’da eski, yandan çarklı bir gemiye biner. Aynı gemide “çok güzel Rusça konuşan” Türkiye Matbuat Bürosu Müdürü Ağaoğlu Ahmet Bey de bulunmaktadır. Önce Trabzon'da Vali tarafından törenle karşılanırlar, sonrasında Samsun’a ulaşırlar. Aralov Samsun’da Frunze ile kerşılaşır ve uzun uzun söyleşirler.

Frunze Samsun’dan ayrıldıktan sonra Ankara’ya doğru yola çıkılır. “Frunze’yi uğurladığımızın ertesi günü, bizim heyet atla ve yaylı denilen arabalarla Anadolu’nun içlerine doğru hareket etti. Hepimiz 25 kişiydik… Samsun’dan, Anadolu’nun tam ortasında bulunan Ankara’ya kadar olan yolumuz 400 kilometre tutuyordu.” (s. 41)

İlk konaklanan kasaba, Samsun’dan 25-30 kilometre uzaklıktaki Kavak’tır. Şafakta Kavak’tan çıkılır ve gün batımından önce Havza’ya varılır. Gece Havza’da geçirilir. “Belediye reisinin evinde geceledik… Nüfusu birkaç bini geçmeyen kasaba küçük, sokakları dardı. Evlerin çoğu ahşaptı.” (s.50)

Samsun’dan Ankara’ya 400 kilometre tutan yol, yaklaşık iki haftada aşılır.

“Ankara’ya 30 kilometre kala, dar hatlı küçük bir tren istasyonu olan Yahşihan’da, bizim için özel bir tören hazırlanmıştı. Bizi, Dışişleri Bakanlığı temsilcileriyle, Ankara’dan gelmiş olan elçiliğimiz memurları karşıladılar. Tren bizi gündüz saat 4’te Ankara’ya ulaştırdı. Bizi törenle, bandoyla karşıladılar. Dışişleri Bakanı (vekili) Yusuf Kemal Bey bizi selamladı. (…) (Yusuf Kemal Bey) İlkin, yerleşmemizle ilgili birkaç soruyla beraber yorucu yolculuktan sonra eşimin sağlığını sordu. Ankara’da konforun eksikliğinden yakındı. ‘Elçiliğiniz, kötü köhne bir binada bulunuyor’ dedi. ‘Hoş bir şey değil, ama elden ne gelir? Hele savaşı bir kazanalım, Ankara’yı yeniden yapacağız! Moskova’daki Türk elçiliği çok konforludur.’ (…) Dışişleri Bakanlığı’ndaki görüşmeden sonra, Mustafa Kemal Paşa’ya güven mektubumu sunacağım gün ve saat bildirildi.” (s. 61-62)

“Ankara” başlığı altında sürdürdüğü anıları kentte yaptığı kısa ve “üstünkörü” bir gezintinin izlenimlerini anlattığı satırlarla başlar:

Aralov’un Ankara’ya geldiği 1920’li yılların başlarında kentten görünüler: Ankara Kalesi ve çevresi; kaleden Ankara, uzakta Kurşunlu Camii; Kent içi; Ulus BMM önünden geçen cadde; Cumhuriyet Caddesi

“Dışişleri Bakanlığı’nı ziyaretimle Mustafa Kemal Paşa’ya resmi olarak tanıtılmam arasında geçen kısa süre içinde, üstünkörü Ankara’yı dolaştım. Ankara, daracık sokaklı, köhne ahşap evli, bol minareli bir şehir. Yarı harap olmuş surları ve I. Bayezid’in sarayı ile eski kale, şehre hâkim bir mevkide. (…) Kaleden bakılınca şehrin geniş bir manzarası açılıyordu. Şehir sıkışık gibi görünüyordu. Uzaklarda, ayrı ayrı yüksek dağlar ve dağ grupları göze çarpıyor. Timurlenk’in kalesini gözden geçirdim. Mimarlık bakımından olağanüstü güzel olan kemerin kalıntılarını ve eski Roma köprüleriyle, Roma imparatorlarından Augustus zamanından kalma tapınağı seyrettim.

Bizim elçilik şehrin merkezinde, iki arabanın yan yana geçemeyeceği kadar dar bir sokakta, iki katlı, küçük ahşap bir evdi. Sokağımız yüksek minareli bir cami ile son bulunuyordu.” (s.63-64)

Aralov, Mustafa Kemal ile ilk kez 30 Ocak 1922 günü karşılaşır. “Yeni Türkiye’nin lideri beni çok sade bir biçimde kabul etti” dedikten sonra ülkeleri adına karşılıklı iyi niyet dileklerini sunduklarını yazar. “Bu karşılıklı sözlerden sonra Mustafa Kemal beni masaya davet etti. Kahve, çay getirdiler. Aramızda bir buçuk saat süren teklifsizce, resmi olmayan bir konuşma başladı.

Gazi, Frunze’yi över. “Çok sevimli bir insan” diye niteledikten sonra, genel bilgisiyle, kültürüyle karşısındakini büyülediğini, Frunze ile konuşmaktan büyük bir zevk duyduğunu belirtir.

Aralov, kendi kendine yönelttiği Mustafa Kemal Paşa’nın üzerinde nasıl bir etki bıraktığı sorusunu şöyle yanıtlar:

Saçları sarı ve seyrek, bıyıkları kırmızımtırak ve kırpıktı. Bütün dış görünüşüne tonunu veren ve güçlü iradesini gösteren gözleri çeliktendi. (…)

Mustafa Kemal Paşa ortadan biraz uzun boylu, dolgun vücutluydu. Yanakları çökükçe, kaşları sık ve genişti.

Beni ilk kez kabul ettiği zaman ceketinin yakasında, dört bir yanı defne dalı ile çevrilmiş bir yıldız vardı. Başında kahverengi yüksek bir astragan kalpak bulunuyordu. Odasında da çoğu zaman başında kalpakla oturuyordu.” (s.66-67)

Mustafa Kemal Paşa ile görüştükten sonra, Aralov Azerbaycan’ın Türkiye elçisi İbrahim Abilov’u görmeye gider. “Abilov, Türkçeyi çok iyi bilen eski bir Bolşevik’ti. Türk ilerici toplumu ve Mustafa Kemal ona büyük bir saygı göstermekteydi. Mustafa Kemal Paşa ile olan önemli konuşmalarımıza, Abilov yoldaş her zaman aktif olarak katılırdı.” (s.67)

1922 yılında cephe gerisine yaptığı ziyaretlere Gazi Mustafa Kemal, Aralov ile birlikte Abilov’u da dâvet etmiştir. 1922 yılında Çay/Afyon’da çekilen fotoğraf, anılan iki elçinin yanı sıra Frunze’nin de çağrılı olduğunu ortaya koyuyor.

Aralov, Gazi Mustafa Kemal ile tanışıp güven mektubunu sunduktan ve uzun bir görüşme gerçekleştirdikten sonra bütün bakanları, Genelkurmay Başkanını, kent yöneticilerini, “Meclisin ileri gelen milletvekillerini” ziyaret eder.

Bakanlıklar büyük bir taş binada toplanmıştı. Bakanların çalışma odaları yarı karanlık bir koridor üzerinde bulunuyordu. Bir günde birkaç bakanı ziyaret etme fırsatını buldum.” (s.67)

Adnan Adıvar ve Halide Edip Adıvar, Aralov ve eşi Sofiya İlyiniçna’yı elçilik yapısında ziyaret ederler. Aralov ikisi hakkında da olumsuz görüşler öne sürer.

Ben şimdiye kadar yalnız burjuva aydınlarının elçiliğimize yaptıkları ziyaretlerden söz ettim. Türkiye’nin sıradan insanları da elçiliğimizi ziyaret ederlerdi. Birkaç sefer elçiliğimize savaşçı kadınlardan çeteci Fatma Çavuş da geldi. Fatma Çavuş çetenin başında bulunuyordu. Yunanlılarla ve asilerle dövüşmüştü. Fatma Çavuş kısa boylu, zayıf, enerjik yüzlü, kara gözlü, yaşlıca bir kadındı. …sırtında siyah bir ceket, ayağında çizgili bir eteklik vardı. Belindeki geniş kuşağında tüfek mermileri, kama, omzunda da kayış görünüyordu. Başını bir yemeni ile sarmıştı.” (s.70) Aralov, o sıralar konuk Rus ressam sanatçısı Y.Y. Lansere’den Fatma Çavuş ve bir başka çetecinin portrelerini yapmalarını ister. Lansere yalnızca anılan iki çetecinin portrelerini yapmakla kalmaz, 1922 Ankarası’ndan çok sayıda görüntüler çizer.

Aralov, Ankara halkından da sıcak ilgi gördüklerini yazar. “Şehre her çıkışımda tüccar, esnaf, beni dükkânlarına, mağazalarına, imalathanelerine davet ederek kendileriyle birer bardak çay ya da birer fincan kahve içme teklifinde bulunurlardı. Çarşıda görünmemle birlikte tüccarlar ellerini göğüslerine bastırarak beni selamlarlar ve söyleşmek için içeri buyur ederlerdi. Eğer çevirmensiz sokağa çıkmış bulunuyorsam konuşmamız selamlaşmakla, gülümsemekle ve Türkçe bildiğim birkaç sözle kalırdı.” (s.71)

Aralov’un 1922-1923 Ankarası hakkında ilettiği bilgiler, hacimli bir anılar kitabı içinde pek de geniş yer tutmuyor. Ankara’dan sonra Gazi Mustafa Kemal ile birlikte cephe gerisi ziyaretleri hakkında bilgiler veriyor. Daha çok siyasal değerlendirmeler içeriyor anıları.

1 Semyon İvanoviç Aralov: Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları 1922-1923, Çeviren: Hasan Âli Ediz, İş Bankası Kültür Yayınları, 4. Basım, 2017

2 Frunze’nin Türkiye Anıları, Çeviren: Ahmet Ekeş, düşün yayınları, 1978

3 Bu fotoğrafı wowturkey sitesinde Barış 23'ten aldım. !908 yılında harput'ta arabacılık yapan Ahmet ve Arabası.

4 Ahmet Seven kitabıyla ilgili açıklamasında der ki: “Dağköylü bir yiğit Kadın Kahraman Fatma Yalçın (Fatma Çavuş) Erkekleri askerlik ve seferberlik görevi için çeşitli cephelere giden köyün savunması kadın çocuk ve yaşlılara kalmıştı. Bu baskınlar neticesinde her iki tarafta çok sayıda zayiat vermişti. Bunların içerisinde Fatma Yalçın (1897-1963) (Fatma Çavuş) isimli kadın büyük yararlıklar göstermiş, Türk kadını adına adeta destan yazmıştı. Köylüler Fatma Çavuşun öncülüğünde devletin kendilerine verdiği silahlarla ve öğrettiği savunma taktikleriyle çeteleri püskürtmüş bölgeye de örnek olmuştu. Çocuğu olmayan bu kahraman kadın eşinin seferberliğe gidip bir daha dönmemesi üzerine vefat edinceye kadar bir daha evlenmemiş, uğruna canını ortaya koyduğu milletinin varlığıyla gurur duyarak Dağköy’de yaşamıştı. Fatma Yalçın'ın kahramanca mücadelesi dikkate alınmış, Cumhuriyetin ilanından sonra bilhassa Gazi M. Kemal Atatürk’ün isteğiyle T.B.M.M tarafından Çavuşluk Unvanı verilmek üzere Ankara’ya davet edilmiş ancak günün şartlarında Ankara’ya gidememişti. Kendisine takdir edilen Çavuşluk unvanını vefat (1963) edinceye kadar onurla taşımıştı. Son nefesine kadar Fatma Çavuş olarak anılmış, çevresi tarafından bu unvanla anılmıştı. Lansere’nin 1922 yılı Ankarası’ndan çizmiş olduğu görüntüler ve sanatçının notları Kaynak Yayınlarınca kitaplaştırıldı. Kitabın arka kapağında yer alan kısa tanıtım yazısı şöyle: “Soyvet sanatçısı Lansere, büyükelçi Aralov'un davetiyle 1922 yılında Ankara'ya gelir. Tanımadığı şehrin günlük hayatı, gürültülü pazarları, eski mimari eserleri, küçük sokakları ve tipleri; her şey ressamın ilgisini çeker. Lansere, Ankara'da inanılmaza derecede çok çizim yapar.”

Not: Bu yazı Gazete Solfasol'un Şubat 2018 tarihli 77. sayısında yayımlanmıştır.

All Posts
×

Almost done…

We just sent you an email. Please click the link in the email to confirm your subscription!

OKSubscriptions powered by Strikingly